Bazen insanın kimseden büyük beklentileri yoktur. Bir mesaj, içten bir nasılsın, anlatırken gerçekten dinlendiğini hissetmek... Hepsi bu. Ama insan, en çok da kendisi için küçük görünen şeylerin başkası için ne kadar anlamlı olduğunu bilmeyenlere kırılır.
Çünkü mesele çoğu zaman yapılan ya da yapılmayan şey değil, o şeyin bizde neye karşılık geldiğidir.
Birinin bizi aramaması, başkası için önemsiz bir ayrıntı olabilir. Bizim içinse hatırlanmadığımızı hissetmenin başka bir yoludur. Aynı davranış, iki insanın içinde bambaşka anlamlara dönüşür. Belki de bu yüzden birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.
Turgut Uyar’ın Göğe Bakma Durağı şiirindeki şu dizeler, insanı gündelik hayatın içinden çekip çıkaran, bir başkasıyla aynı gökyüzüne bakmaya çağıran bir yakınlık hissi veriyor:
“Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmiyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat.”
Bazen insanın istediği de bundan fazlası değildir.
Hayatın telaşı içinde birinin kendisine biraz yer açması, bir anlığına durup onunla ilgilenmesi... Çünkü değer görmek her zaman büyük sözlerle olmaz. Bazen birinin bizi kendi isteğiyle aramasında, anlattığımız küçük bir ayrıntıyı hatırlamasında saklıdır.
Peki, birinden ilgi beklemek yanlış mı?
Bence değil. Birini önemsiyorsak onun da bizi önemsemesini isteriz. Bu, insan olmanın en doğal hâli. Ama bazen fark etmeden mutluluğumuzu karşımızdaki insanın davranışlarına bağlıyoruz. Aramadığında üzülüyor, sormadığında kendimizi değersiz hissediyoruz. Oysa birinin bize gösteremediği ilgi, bizim değersiz olduğumuz anlamına gelmez.
Yine de kendimize sormamız gereken bir şey var: Karşımızdaki insandan gerçekten beklediğimiz şeyi ona anlatıyor muyuz, yoksa bizi kendiliğinden anlamasını mı istiyoruz? Bazen dile getirmediğimiz beklentiler yüzünden kırılıyoruz. Bazen de her şeyi anlatmamıza rağmen aynı yerde incinmeye devam ediyoruz. Birinde konuşarak yol alabiliriz; diğerinde kendimizi daha fazla yormamamız gerekebilir.
Bence insan ilişkilerindeki en zor şey, birini severken kendini unutmamak. Birinin hayatında kalabilmek için kendi isteklerimizi ertelediğimiz, kırıldığımız hâlde sesimizi çıkarmadığımız zamanlar oluyor. Sonra bir bakıyoruz, karşımızdakini kaybetmemek için kendimizden uzaklaşmışız.
Oysa sevmek, her şeye katlanmak demek değil. Birine değer vermek, kendi değerimizden vazgeçmemizi gerektirmiyor. İnsan hem birini özleyebilir hem de hep kendisinin aramasından yorulabilir. Hem birini sevebilir hem de onun yanında kendini yalnız hissedebilir. Bazen sevgi vardır ama insanın ihtiyacı olan ilgi yoktur. Bunu kabul etmek kolay olmasa da hayatın gerçeği biraz da böyle.
Belki de mesele, kimseye ihtiyaç duymamayı öğrenmek değil; ihtiyacımız olan ilgiyi göremediğimizde kendimizi suçlamamayı öğrenmek.
Hepimiz birinin aklına kendiliğinden gelmek, bir şey anlatırken gerçekten dinlenmek, bazen de hiçbir şey söylemeden anlaşılmak istiyoruz. Bunlar büyük beklentiler değil. Ama herkesin sevgisini gösterme biçimi farklı. Önemli olan, bu farklılıkların içinde kendimizi sürekli eksik hissedip hissetmediğimiz.
Sanırım önce kendimize karşı dürüst olmalıyız. Bir ilişkide bizi neyin mutlu ettiğini, neyin kırdığını bilmeliyiz. Beklentilerimizi dile getirmekten çekinmemeli, karşılık bulmadığımızda da bunu kendi eksikliğimiz gibi görmemeliyiz.
Çünkü insan, en çok değer verdiği yerde incinebilir. Ama sırf birini çok seviyor diye aynı yerden tekrar tekrar incinmek zorunda değildir.
Bazen birini hayatımızda tutmak için daha çok çabalamak yerine biraz durup kendimize bakmamız gerekir. Belki de o zaman şunu fark ederiz: Bizim de görülmeye, anlaşılmaya ve düşünülmeye ihtiyacımız var.
Ve bu, istemekten utanmamız gereken bir şey değil.