Önce Vatan" serisinde:
Ömrüme Öğrencim, Tarihe ŞEHİT Olarak Yazıldı
Öğretmen, yalnızca bilgi aktaran değil, insanın düşüncelerine ışık tutan, ruhuna dokunan ve geleceğine yön veren kişidir.
Onun gerçek değeri, öğrettiklerinin yalnızca hafızalarda kalmayıp yetiştirdiği insanların hayatlarında yaşamaya devam etmesinde yatar.
Gerçek bir öğretmen için hem okulda hem de üniversitede eğitim alan öğrenciler aynı derecede değerlidir.
Ben de hem okulda hem de üniversitede ders vererek böylesine kutsal bir görevi üstlendim.
Yıllar önce ders verdiğim öğrencilerim arasında hâlâ benimle iletişim kuranlar var.
Her bayramda ve doğum günümde onlardan aldığım kutlama mesajları, geçmiş yılların ışığını bugünüme taşıyor, ruhuma gençlik katıyor.
Bugün "Önce Vatan" projesi kapsamında sizlere tanıtacağım kahramanım ŞEHİT Üsteğmen Emil Qurbanov da hayat arkadaşı Vüsale Öğretmen de benim öğrencimdi.
Bu projeye başladığım günden beri sorumluluk gerektiren, onurlu bir yola çıktığımın farkındayım. Bu yolda canını vatan uğruna feda etmiş nice yiğidin yarım kalmış hayat hikâyelerini Azerbaycanlı ve Türkiyeli okurlara sundum.
Farklı ailelerde büyümüş, farklı yerlerde eğitim almış olsalar da kader onları aynı unvanda buluşturmuştur: Her biri ŞEHİT olarak vatan toprağına emanet edilme şerefine erişmiştir.
Bir ŞEHİT hakkında yazmak ne kadar onurlu bir işse, bir o kadar da acı ve özlem dolu bir görevdir.
Evet, bu bir görevdir. Benim için bu konuda yazmak, onların ruhları huzurunda yerine getirilmesi gereken bir görevdir.
ŞEHİTLER hakkında yazan herkes, bu görevin getirdiği sorumluluğu kavrayamaz.
Bu görevi üstlenmek; ŞEHİTLERLE nefes almak, onları her yerde görmek, en derin sessizlikte bile seslerini duymak ve onları hayallerinde konuk etmek demektir.
Bu yazıyı yazmak diğerlerinden çok daha ağır geliyor. Çünkü sözünü ettiğim ŞEHİT, şahsen tanımadığım, hakkında yalnızca çeşitli kaynaklardan bilgi edindiğim bir yiğit değil.
Bu ŞEHİT, bir zamanlar benim öğrencimdi.
Keşke bugün bana onun öğrencilik yıllarından, karakterinden ve kazandığı saygınlıktan söz etmenin yanı sıra başarılarını ve geleceğe dair planlarını da anlatmak nasip olsaydı.
Ne yazık ki olmadı...
Bir öğretmen için öğrenci, yalnızca sınıfta ders dinleyen bir genç değildir. O, öğretmenin yaşam yolunun bir parçasına dönüşen insandır.
Yıllar geçer, yollar ayrılır; ancak öğrencilerinin başarıları öğretmenin sevincine, birlikte geçirdikleri günler ise anılarına karışır.
Bir öğretmen, yıllar sonra öğrencisinin başarı haberini duyduğunda sevinir, onunla gurur duyar. Fakat hiçbir öğretmen, bir gün öğrencisinin adını ŞEHİTLER listesinde göreceğini düşünmez.
O an öğretmenin yüreğinde gururun yanı sıra kelimelerle ifade edilemeyen bir acı da belirir.
Hayatın en ağır haberleri, bir gün gelip anıların kapısını çalar...
Bugün, unutulmaz öğrencimin hayat hikâyesini bir ŞEHİDİN hikâyesi olarak kaleme alıyorum.
Hayat bazen insanı öyle bir cümlenin karşısında bırakır ki onu yazmak için yıllarca hafızasında biriktirdiği kelimeler bile yardımına yetişemez.
Yıllar önce gençliğine tanıklık ettiğin, hayallerini paylaştığın, başarılarına sevindiğin bir insanın yarım kalmış hayat hikâyesini bir gün yazmak...
Daha ilk cümleden sonra parmakların bilgisayarın klavyesinde duraksar, kelimeler birbiriyle yarışmaya başlar. Nereden, nasıl başlayacağını, onun hangi özelliğini öne çıkaracağını bilemezsin. Onunla ilgili anılar kulağına usulca "Beni de yaz, beni de, beni de..." diye fısıldar.
O an zihninde kelimeler sanki donar, cümleleri birbirine bağlayamazsın. Onun hakkında geçmiş zaman kipinde yazmanın ağırlığını gözyaşlarına sarıp yüreğinin derinliklerinde gizlemek istersin.
Onun hakkında yazmaya nereden başlayacağımı bilemiyorum. Öğrencilik yıllarında tanıdığım Emil'in arkadaşları ve öğretmenleri arasında kazandığı saygınlıktan, ona duyulan sevgiden mi söz etsem? Yoksa sevdiği kız Vüsale'yle teneffüslerde, bazen de dersten kaçarak boş sınıflardan birine çekilip gizli gizli konuşmalarından mı? Ya da onları baş başa gördüğümde nasıl öfkelendiğimden, onları nasıl azarladığımdan mı bahsetsem?
Bir zamanlar sınıfta yüzüme bakmaya utanan öğrencimin adını yıllar sonra gururla ama gözyaşlarımı gizleyemeden yazmak kadar ağır ne olabilir?
Öğretmenlik eğitiminin hangi dersinde bu acıya dayanmak öğretilir, bilen var mı?
Bir insanın senin hayatında nasıl bir yere sahip olduğunu çoğu zaman o insan artık bir anıya dönüştüğünde anlarsın.
O zamana kadar onun hakkında söylemek istediklerini dilediğin zaman, gönlünce anlatabileceğini düşünürsün.
Bir gün o insanın artık hayatta olmadığını öğrendiğinde ise söyleyemediğin sözlerin ağırlığıyla baş başa kalır, kelimeler boğazında düğümlenir.
İşte o zaman yazmanın bazen hatırlamaktan çok, kaybın gerçeğiyle yüzleşmek olduğunu anlarsın.
Hayat, öğretmene hangi sözleri ne zaman söylemesi gerektiğini önceden öğretmez.
Öğretmen, öğrencisini azarlar, davranışlarını eleştirir, geleceği için kaygılanır; başarılarını duyduğunda ise yürekten sevinir. Ama o anların bir gün yüreğinde derin bir acıya dönüşeceğini düşünmez.
Çünkü öğretmen, öğrencisinin önünde henüz yaşanacak yıllar, gerçekleşecek hayaller ve kazanılacak başarılar görür.
Günün birinde o gencin hayat hikâyesini geçmiş zaman kipinde kaleme alacağını, adının yanına "ŞEHİT" kelimesini yazarken duyduğu acıyı dile getirmekte zorlanacağını aklının ucundan bile geçirmez.
Emil hakkında yazarken Lenkeran Devlet Üniversitesinde çalıştığım günler, Emil'le ve Vüsale'yle ilk tanıştığım anlar bir film şeridi gibi gözlerimin önünde canlandı.
Emil, Lenkeran Devlet Üniversitesinin Beden Eğitimi ve Gençlerin Askere Hazırlık Eğitimi Fakültesinde, Vüsale ise Pedagoji ve Psikoloji Fakültesinde okuyordu.
Vüsale'nin sınıfının danışman öğretmeniydim. Kızları gözüm gibi korumaya çalışıyordum. Onları rahat bırakmıyordum. İnanın, fırsat buldukça onları adım adım takip ediyordum.
Emil ile Vüsale'nin aşk hikâyesi ortaokulda başlamıştı. Okulu bitirdikten sonra da bu hikâye devam etmişti.
Yukarıda da belirttiğim gibi, onları üniversitede nerede baş başa görsem ya yanlarına gider ya da onları bölüme çağırır, üçümüz birlikte konuşurduk. Baş başa dolaşmalarının doğru bir davranış olmadığını söyler, bazen de çok öfkelenirdim.
Onlar ise başları önde, karşımda sessizce durur, gözlerini yere dikerlerdi.
Emil beni üniversite dışında gördüğünde bile yüzüme bakmadan selam verir, geçip giderdi.
Ah, Emil, Emil...
Keşke o günleri geri getirmeye gücüm yetseydi de siz yine baş başa, sessiz bir köşeye çekilip birlikte kuracağınız geleceğe dair planlar yapsaydınız. İnan, size hiçbir şey söylemezdim. Keşke o günleri geri getirebilseydim...
Keşke sen hayatta olsaydın. Keşke sınıfınızdaki 125 öğrenci yine Bakü'den gelen yaşlı öğretmenleri öfkelendirseydi; ben de sınıfa girip sizi azarlasaydım.
Sen de her zamanki gibi başını öne eğip beni dinleseydin...
Öğrencim Emil ve bugün hakkında gururla yazdığım ŞEHİT Emil...
Bir öğretmen olarak çok gururluyum. Vatan topraklarının özgürlüğü uğruna canını feda eden bir yiğidin öğretmeni olmuşum.
Üzgünüm, çünkü artık aramızda değil.
Bu proje için Emil ile Vüsale'nin birbirlerine duydukları sevgiyi yansıtan bir kolaj hazırladım. Hazırlamak hiç kolay olmadı ama ortaya güzel bir çalışma çıktı. Bu kolajla o anıları yazıma taşımak istedim.
Vüsale için hayalinde bile olsa o anları yeniden yaşamanın ne kadar zor olacağını biliyorum. Ne kadar ağır olsa da Emil'le geçirdiğimiz günlerden bir anıyı yazıma eklemeyi uygun gördüm.
Emil hakkındaki videoları, yayımlanan haberleri ve makaleleri incelerken onun bir zamanlar eğitim gördüğü, Lenkeran şehrindeki A. Maharramov adını taşıyan 7 numaralı tam ortaokulun müdürü Saadet Kazımova'nın sözleri dikkatimi çekti:
"Emil bizim gururumuzdur. O, okulda yalnızca öğretmen değil, öğrencilerin dostu, arkadaşı ve kelimenin tam anlamıyla sırdaşıydı. Birçok öğrenci üzerinde emeği vardır. Onlara ağabey sevgisiyle yaklaşır, doğru yolu gösterir, kötü alışkanlıklardan uzak durmaları için öğüt verirdi."
Bu sözler, Emil'in benim için farklı bir yönünü daha ortaya koydu. Gururuma gurur, onuruma onur kattı.
Bir zamanlar onları azarladığımda başını öne eğen Emil'in, günün birinde sevilen bir öğretmen olacağını, öğretmenlik mesleğinin onurunu da vatanın onuru gibi yücelerde tutacağını nereden bilebilirdim?
Geçen gün Vüsale'yle internet üzerinden konuşurken bana ilginç bir olay anlattı:
"Emil Öğretmen başımı örtmemi, tesettüre girmemi çok istiyordu. Sık sık "Başını ört" derdi. Ben de henüz hazır olmadığımı söylerdim. Onunla bu konudaki konuşmalarımız böylece üç yıl sürdü.
Bir gün iş yerinde öğretmenlerden biri bana "Vüsale, pasaport çıkar, seni de Meşhed'e, Kerbela'ya ziyarete götüreyim" dedi. Ben de eve gelip Emil Öğretmen'e 'Benim için de pasaport çıkar, birlikte ziyarete gidelim' dedim.
Bana bir soruyla karşılık verdi: "Oralara gitmeye hazır mısın?"
Bu cevabı anlayamadım. "Oralara gitmek için neye hazır olmam gerekiyor ki?" diye sordum. Şöyle cevap verdi:
"Bak, sen istesen de istemesen de bazen dedikoduya kulak misafiri oluyorsun, bazen de kendin dedikodu yapıyorsun. En basit örneği bu. Bu alışkanlıklardan arındıktan sonra oralara gitmeyi düşünebilirsin. Acele etme."
"O zaman sen git" dedim. Emil Öğretmen bu kez de şöyle cevap verdi:
"Hayır, ben gidemem. Ben de hazır değilim. Önce hazır olalım, sonra gideriz."
Bir süre bu konuda ona hiçbir şey söylemedim. Daha sonra konuyu yeniden açtığımda yine aynı cevabı aldım: 'Biz henüz hazır değiliz. Hazır olduğumuzda gideriz.'"
Vüsale, bunun üzerine bir daha bu konuyu açmadığını söylüyor. Zamanı geldiğinde Emil savaşa gitti ve ŞEHİT oldu.
"Cenaze töreninden sonraki gece rüyamda halamla otobüste yolculuk ettiğimi gördüm. Etrafımız bembeyaz mezar taşlarıyla doluydu. Bunların kime ait olduğunu sorduğumda 'Şehitlerin mezarları' dediler. Nerede olduğumuzu sorduğumda ise 'Kerbela'da' cevabını aldım.
Emil Öğretmen'in de orada olduğunu düşünerek otobüsün durmasını istedim. Onun mezarını aramak istediğimi bağıra bağıra söyledim. Öyle bağırmışım ki evdeki herkes uyanmış. Terler içinde uyandım.
2024 yılının kasım ayında, Emil'in hem öğrencisi hem de yakın dostu olan biri bize taziye ziyaretine geldi.
Emil ŞEHİT olduğunda geçerli bir mazereti nedeniyle cenazeye katılamamıştı. Sohbet sırasında bana Kerbela'ya gidip gitmediğimi sordu. Namaz kıldığımı, ibadetlerimi yerine getirdiğimi gördüğünü söyledi. Kerbela'ya gitmediğimi anlattım. Aslında bu arzuyu hep içimde yaşatıyordum. 'İnşallah, kızım Emilya evlendikten sonra damadımla birlikte üçümüz Kerbela'ya gideriz' diye düşünüyordum.
Misafirimiz beni Kerbela'ya göndereceğini söyledi. Maddi imkânım olmadığını belirtsem de "Sizi ben göndereceğim, sizin herhangi bir ödeme yapmanız gerekmiyor" diye ısrar etti.
1 Nisan 2025'te Kerbela'ya gittim. İnanın, o an benden daha mutlu kimse yoktu. Emil Öğretmen'in de orada olduğunu, beni yanına götürdüğünü düşünüyordum. O ŞEHİT olduktan sonra ziyaret arzum gerçekleşmişti."
Bu anlatıyı dinlerken Emil'in bir başka yönü daha belirginleşti gözümde: dinine bağlı, inançlı bir insan oluşu.
Vüsale'nin eşinden söz ederken "Emil" değil, "Emil Öğretmen" demesi beni daha da gururlandırıyor.
Emil'in farkına varamadığım ne çok özelliği varmış...
Vatanını canından çok seviyordu. Bu büyük sevgi, ailesine ve mesleğine duyduğu sevgiye de yansımıştı.
Herkes onun iyi bir evlat, vefalı bir eş ve yüreği sevgi dolu bir baba olduğunu söylüyor.
Vüsale'yle 19 yıl boyunca mutlu bir aile hayatı yaşadılar. Bu sevgi dolu birliktelikten bir kızları dünyaya geldi; adını Emilyahanım koydular.
Emilyahanım şimdi, annesiyle babasının da bir zamanlar öğrencisi olduğu Lenkeran Devlet Üniversitesinin Teknoloji Fakültesinde eğitim görüyor.
Vatan Savaşı başladığında seferberlik kapsamında orduya çağrılan Emil'in, yakınlarıyla ve tanıdığı herkesle görüşüp helalleşerek yola çıktığını söylüyorlar.
Bütün ŞEHİT kardeşleri gibi o da bu gidişin dönüşü olmayacağını biliyordu.
İşte bu yüzden öğretmen arkadaşlarına veda ederken "Ben savaşa gidiyorum, ŞEHİT olacağım..." demiş.
Öğrencim Emil Gurbanov, Vatan Savaşı'nda üsteğmen rütbesiyle takım komutanı olarak Fuzuli, Hocavend ve Kubadlı'nın kurtarılması için yapılan muharebelere katıldı. Kahramanca savaştı, cesaretiyle silah arkadaşlarının sevgisini kazandı.
Doğup büyüdüğü Lenkeran'a duyduğu sevgiyi, düşman işgalinden kurtardığımız Kubadlı'da bir duvara yazdığı "Han Lenkeran var olsun" sözleriyle bir kez daha dile getirdi.
Bu sözleri yazarken geride bir hatıra bırakacağını düşündü mü acaba? Yoksa onları tam da bu yüzden mi yazdı?
Kubadlı'nın düşman işgalinden kurtarılması için yapılan muharebede iki kurşunla yaralandı ve 29 Ekim 2020'de kahramanca ŞEHADETE yükseldi.
Silah arkadaşlarının anlattığına göre ŞEHİT olduğunda dudaklarında yine bir tebessüm varmış.
Öğrencilik yıllarında onu nadiren gülerken görürdüm. Şimdi videolarına, fotoğraflarına bakıyorum; yıllar sonra onu her yerde gülümserken görüyorum, savaşta bile...
Emil'im, senin hakkında yazdığım bu yazı, öğretmeninden ŞEHİT öğrencisine bir hatıra olarak kalacak.
Ruhun şad olsun, mekânın cennet çiçekleriyle dolsun, ŞEHİDİM!
Ne kadar ağır olsa da sözlerimi bir şarkının dizeleriyle bitirmek istiyorum:
Bir hatıra kaldı senden, gözümde yaş, saçımda den...
Özgeçmiş
Emil Vaqif oğlu Gurbanov, 25 Ağustos 1980'de Lenkeran'da doğdu. 1986–1997 yılları arasında Lenkeran şehrindeki A. Maharramov adını taşıyan 7 numaralı tam ortaokulda eğitim gördü.
1998 yılında Lenkeran Devlet Üniversitesinin Beden Eğitimi ve Gençlerin Askere Hazırlık Eğitimi Fakültesine girmeye hak kazandı.
2002–2003 yıllarında askerlik görevini yaptı ve hizmetini teğmen rütbesiyle tamamladı. Ekim 2003'ten itibaren Terter ilindeki askerî birliklerden birinde takım komutanı olarak görev yaptı. Daha sonra spor alanında antrenör ve öğretmen olarak çalıştı. 2012 yılından itibaren ise memleketindeki A. Maharramov adını taşıyan 7 numaralı tam ortaokulda gençlerin askere hazırlık eğitimi öğretmeni olarak görev yaptı.
Evli olan Emil Gurbanov'un Emilya adında bir kızı var.
Vatan Savaşı sırasında takım komutanı olarak Fuzuli, Hocavend ve Kubadlı yönlerinde yürütülen muharebelere katılan Üsteğmen Emil Gurbanov, 29 Ekim 2020'de Kubadlı'nın düşman işgalinden kurtarılması için yürütülen muharebelerde şehit oldu.
6 Kasım 2020'de Lenkeran'da toprağa verildi.
Azerbaycan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in ilgili kararnameleriyle Emil Gurbanov'a ölümünden sonra "Vatan Uğrunda", "Cebrayıl'ın Kurtuluşu İçin" ve "Kubadlı'nın Kurtuluşu İçin" madalyaları ile "Azerbaycan Bayrağı" nişanı verildi.