← Pencereyi Kapat
Hayat Penceresi Web Sitesi
https://hayatpenceresi.com
Yazdırma Tarihi: 27.10.2026 09:03

Sükût ve Sükûnet

Kategori: Felsefe
Yazar: Mesut Çalışkan
Tarih: 02.10.2026
Okuma Süresi: 8 dk
Sükût ve Sükûnet

“Söz gümüşse sükût altındır" (Atasözü)

İnsan, ömrünün bir yerinde susmanın ne demek olduğunu yeniden öğreniyor. Önceleri söyleyecek çok şeyi oluyor. Anlatmak, anlaşılmak, bazen haklılığını ispat etmek, bazen de içinde birikenleri başkalarının yüreğine bırakmak istiyor. Sonra zamanla anlıyor ki her söz insanı anlatmıyor, her anlatış da insanı anlaşılır kılmıyor. Bazen insan, en çok konuştuğu yerde kendinden uzaklaşıyor. Belki de sükûtun ilk işareti, insanın kendi sesinden biraz yorulmasıdır. Fakat bu yorgunluk, insanlardan kaçmak ya da hayata sırt çevirmek değil. Kendi içindeki gürültüyü fark etmek, nefsin her söze karışan arzusunu tanımak ve kalbin daha derinlerden gelen sesine kulak verebilmektir. Çünkü insan sustuğunda da nefsinin konuştuğunu zamanla fark ediyor. Söylemediği sözlerin içinde kırgınlıklar, karşılık bekleyen iyilikler, görülme arzusu, haklı çıkma telaşı saklı olabiliyor. Bazen suskunluğumuzun ardında bile kendimize ait bir üstünlük duygusu bulunabiliyor. İşte insanın kendi içine dönmesi, tam da bu ince perdeleri fark etmesiyle başlıyor.

Mevlânâ'nın insanın kendini tanımasına ve nefsin perdelerini aşmasına dair düşünceleri, bana hep bu iç yolculuğu hatırlatıyor. İnsan, kendi hakikatine yaklaşmadan başkalarını anlamakta da zorlanıyor. Kendini kusursuz gören bir gönül, başkasının kusuruna kolayca hükmediyor. Oysa insan biraz kendine bakabilse, başkasında yadırgadığı nice hâlin kendi içinde de bir karşılığı olduğunu görebilir. Sükût, bu bakışın önünü açıyor. Her duyduğumuza cevap vermediğimizde, her incinmemizi dile getirmediğimizde, her tartışmayı kazanmak zorunda hissetmediğimizde içimizde başka bir alan oluşuyor. Orada insan, başkalarının ne düşündüğünden ziyade kendi kalbinin ne hâlde olduğunu sorgulamaya başlıyor.

Ancak susmanın da bir edebi var. Haksızlığa uğrayanın yanında susmak, bir gönül incinirken görmezden gelmek, hakikati söylemekten korkmak, tasavvufun öğrettiği sükût değildir. Sükût, sözün terk edilmesi değil, sözün ne zaman ve hangi niyetle söyleneceğini bilmektir. Bazen bir kelime, uzun bir sessizlikten daha çok merhamet taşır.

Gazzâlî'nin dilin afetlerine dair uyarıları da insanı bu noktada düşündürüyor. Söylediğimiz söz kadar, o sözü hangi niyetle söylediğimiz de önemli. Birine nasihat ederken kendimizi üstün görüyorsak, hakikati savunurken nefsimizi öne çıkarıyorsak, iyiliklerimizi anlatırken takdir bekliyorsak, dilimiz doğruyu söylese bile kalbimiz henüz o doğruluğun huzuruna erişememiş olabilir.

İnsanın asıl mücadelesi, başkalarının bilmediği bu gizli niyetlerle başlıyor. Kimsenin görmediği bir yerde yapılan iyiliğin karşılıksız kalmasına razı olmak, haklı olduğumuz hâlde gönül kırmamayı seçmek, bir başkasının güzelliğini kendi eksikliğimiz gibi algılamamak... Bunlar, insanın kendisiyle verdiği mücadelenin sessiz fakat derin imtihanları.

Sükûnet ise bütün bu iç muhasebenin içinde yavaş yavaş kendini hissettiriyor. Hayatın her istediğimizi vermediğini, bazı kapıların açılmadığını, bazı insanların bizi anlamadığını, kimi emeklerin karşılıksız kaldığını kabullenmek kolay değil. İnsan yine üzülüyor, özlüyor, bekliyor, bazen de yoruluyor. Fakat zamanla her şeyin kendi iradesiyle şekillenemeyeceğini anlıyor.

Kur'ân'da kalplere indirilen sekînenin anlatılması, bana huzurun yalnızca dış şartlarla ilgili olmadığını düşündürüyor. İnsanın kalbi, her şey yolundayken değil, yolunda gitmeyen şeylerin içinde de Rabbine güvenebildiğinde başka bir derinlik kazanıyor. Tevekkül, gayret etmekten vazgeçmek değil, gayretin neticesini kendi kudretimizin mutlak bir eseri saymamaktır. Rıza da yaşanan her şeyi sevmek değil, hoşumuza gitmeyen hâllerde bile Rabbimizle olan bağımızı kaybetmemektir. Bunu anlamak için insanın bazen kendi hayatına dönüp bakması yetiyor. Bir zamanlar gerçekleşmediği için üzüldüğü bir şeyin, yıllar sonra kendisi için başka bir kapı açtığını görebiliyor. Bazen de hiç anlam veremediği bir ayrılığın, kendisini olgunlaştıran bir muhasebeye dönüştüğünü fark ediyor. Elbette her acının ardında kolayca görülebilen bir hikmet bulunmuyor. Fakat insan, anlayamadığı şeylerin de Allah'ın ilminden uzak olmadığını düşünerek kalbine bir sığınak bulabiliyor.

İbnü'l-Arabî'nin kalbin genişliğine ve ilahî tecellilere açık oluşuna dair düşünceleri de burada anlam kazanıyor. Kalp, kendi hükümlerine hapsolduğunda hayatı dar bir pencereden seyrediyor. Kendi doğrularını mutlaklaştırdığında başkasının hâlini anlamakta zorlanıyor. Oysa insan, bilmediklerinin bildiklerinden çok daha fazla olduğunu kabul edebildiğinde gönlünde bir genişlik oluşuyor. Herkesi onaylamak değil, herkesi kendi hükmümüzle tüketmemek gerekiyor.

Zamanla insan şunu da fark ediyor. Huzur, hiçbir şeyden etkilenmemek değil. Bir yetimin mahzunluğu karşısında üzülmek, bir mazlumun hâline kayıtsız kalmamak, sevdiğinin derdini kendi derdi gibi hissetmek de kalbin canlılığından. Sükûnet, bu duyguları söndürmek yerine onların içinde savrulmadan kalabilmeyi öğretiyor.

Cüneyd-i Bağdâdî'nin tasavvuf anlayışında öne çıkan ölçü, edep ve mânevî hâller karşısında ayıklığı koruma düşüncesi, bu konuda önemli bir hatırlatma. İnsan bazen yaşadığı huzuru bir mertebeye ulaştığının işareti sayabiliyor. Oysa kalpte meydana gelen her ferahlık, insanın kemale erdiğini göstermez. Belki de asıl olgunluk, kendini bir yere varmış görmekten vazgeçip her gün yeniden kulluğun eşiğinde durabilmektir.

Zikir, dua, murakabe ve muhasebe bu yolculuğun birbirini tamamlayan durakları. İnsan zikrederken yalnızca dilini değil, yönünü de Allah'a çevirmeyi öğreniyor. Murakabede kendisini ilahî nazar altında düşünerek gizli niyetleriyle yüzleşiyor. Muhasebede başkalarının kusurlarından önce kendi eksiklerine bakıyor. Duada ise her şeyi kendi gücüyle çözmek zorunda olmadığını, aczini ve ihtiyacını Rabbine arz edebilmenin de bir yakınlık olduğunu hissediyor. Bütün bunların insanı ulaştırdığı hâl, dünyadan elini eteğini çekmiş, sürekli sessiz kalan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir insan olmak değil. Hayatın içinde kalırken kalbini kaybetmemek, sevmek ama sahiplenmemek, çalışmak ama dünyayı hayatın tek gayesi hâline getirmemek, konuşmak ama incitmemek, susmak ama sorumluluktan kaçmamak.

İnsan bazen bir ömür boyunca kendisini anlatmaya çalışıyor. Sonra anlıyor ki kendisini anlatmaktan daha önemli bir şey var. Kendini tanımak. Belki de bu yüzden insanın en uzun yolculuğu, dışarıya doğru attığı adımlardan çok, kendi kalbine doğru yürüdüğü adımlarda gizli.

Son söz;

Sükût, insanın kendi benliğinin sesini kısmaya başlamasıdır. Sükûnet ise o sesin ötesinde, kalbin Rabbine yönelen çağrısını duyabilmesidir.

İnsan her şeyi kontrol edemeyeceğini, herkesi değiştiremeyeceğini, her gönülde yer bulamayacağını kabullendiğinde eksilmiş olmuyor. Aksine, kendi sınırlarını tanıdıkça hakiki kulluğun eşiğine biraz daha yaklaşıyor. Belki de kalbin huzuru, hayatın bütün seslerini susturmakta değil, o seslerin arasında yönünü kaybetmemekte saklı. Ve insan, kendini hayatın merkezinden çekebildiği ölçüde, hayatın içindeki ilahî hikmeti daha derinden hissetmeye başlıyor.

Sükûtun insana öğrettiği edep, sükûnetin kalbe kazandırdığı itminanla birleştiğinde, insan artık yalnızca susan biri olmuyor. Sözüyle de sessizliğiyle de gönül incitmemeye çalışan, her hâlinde Rabbine muhtaç olduğunu unutmayan bir yolcuya dönüşüyor.

“Kusur, ayıp arama, bakma biçime,
Sükût et, belki hepsi sendedir, dön bak içine.

Kaynak: https://hayatpenceresi.com/sukut-ve-sukunet Hayat Penceresi Web Sitesi