Merhamet Öğretilir!
Bazen dalıp gidiyoruz…
Öyle anlar oluyor ki bu, bir kaçış değil; sadece hayatın bazı yokuşlarının beklediğimizden daha dik olması. İnsan her zaman güçlü kalamıyor. Bazen gördükleri, duydukları ve hissettikleri karşısında durup kalıyor. Ne ileri gidebiliyor ne de geri dönebiliyor.
Bir annenin feryadı çınlıyor kulağımızda.
Bir babanın sessizce çöken omuzları gözümüzün önünden gitmiyor.
Bir kardeşin içini yakan, tarif edilemeyen o boşluk…
Bazı sözler vardır; insanın içine bir kez düşer ve orada kalır. Ne akıl onları açıklayabilir ne de kalp taşıyabilir. Tek bir cümle, bazen bir ömür ağırlığında olur. İşte tam da bu yüzden, yaşananların yükü sadece olayların kendisinde değil, bıraktığı izlerde saklıdır.
En çok da şurada kırılıyoruz:
Daha yolun başında olan, daha hayatı tanımaya yeni başlamış küçücük bedenlerin, henüz yürümeleri gereken uzun yollar varken hayattan koparılışında…
İnsanın içi tam o noktada sessizce dağılır. Adını koyamadığı bir duygu çöker içine; biraz hüzün, biraz öfke, biraz da derin bir çaresizlik.
Ve insan sormadan edemiyor:
Nerede yanlış yapıyoruz?
Fazla mı iyimseriz?
Yoksa artık fazlasıyla karamsar mı olduk?
Tepkilerimiz mi abartılı, yoksa bazı şeylere yeterince tepki veremiyor muyuz?
Belki de mesele tek bir cevaba sığmayacak kadar karmaşık.
Ama şunu inkâr etmek zor: Ortada bir sızı var ve bu sızı, hepimizin içinde bir yerlerde aynı şekilde hissediliyor.
Bazen yanlışlar olurken insanlar sessiz kalabiliyor.
Bazen ne yapılması gerektiğini bilemediği için geri çekiliyor.
Bazen de “bana dokunmayan” düşüncesi ağır basıyor.
Ama sessizlik tekrar ettikçe zamanla alışkanlığa dönüşüyor. Ve işte o noktada, en büyük zarar da tam olarak burada başlıyor.
Tutunmak zorlaşıyor.
İnsan, değerlerin yavaş yavaş aşındığını hissettikçe bir yerlere ait olma duygusunu da kaybetmeye başlıyor.
Umutlar fark edilmeden eksiliyor, hayaller sessizce geri çekiliyor.
Ve en derin izler… çocukların dünyasında kalıyor.
Çocukluk dediğimiz şey, aslında bir insanın hayat boyu taşıyacağı duyguların temeli.
Orada ne eksik kalırsa, ileride bir şekilde kendini hatırlatıyor.
Sevgi eksikse güven sarsılıyor.
İlgi yoksa değer duygusu zedeleniyor.
Sınır yoksa yön duygusu kayboluyor.
Oysa bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şey; görülmek, duyulmak ve anlaşılmaktır.
Sadece fiziksel olarak büyütülmek değil, duygusal olarak da beslenmektir.
Belki dünyayı bir anda değiştiremeyiz.
Ama bir çocuğun dünyasını değiştirmek mümkün.
Onun gözünden hayata bakabilmek, onu gerçekten dinlemek, hislerini küçümsememek…
Bunlar basit gibi görünür ama bir insanın karakterini şekillendiren en güçlü adımlardır.
Her istediğini vermek sevgi değildir.
Tam tersine, değer duygusunu zedeleyebilir.
Sevgi; yanında durabilmek, gerektiğinde sınır koyabilmek ve doğruyu sabırla anlatabilmektir.
Merhamet öğrenilir.
Vefa öğrenilir.
Saygı, empati, sorumluluk… hepsi zamanla ve örnek olarak kazanılır.
Ve en önemlisi; bir çocuk, gördüğünü öğrenir.
Duyduğunu değil, yaşadığını taşır içinde.
Bu yüzden görmezden gelmemek gerekiyor.
Bir terslik varsa fark etmek, bir eksiklik varsa tamamlamaya çalışmak…
En azından sessiz kalmamak.
Çocukların avuçlarına umut bırakmak hâlâ mümkün.
Onların dünyasına bahar getirmek hâlâ mümkün.
Ama bunun için önce kendi içimizdeki karanlıkla yüzleşmemiz gerekiyor.
Çünkü şunu artık biliyoruz:
Karanlıkta bırakılan hiçbir şey büyümez.
Gelişmez.
Ve zamanla yok olur.
Mesele sadece çocuk yetiştirmek değil.
Mesele, nasıl bir insan yetiştirdiğimizi fark edebilmektir.