bilgi@hayatpenceresi.com

09 Mayıs 2026
Kimsesiz Kelimelerle Aşk
/ Yazılar/Edebiyat/Kimsesiz Kelimelerle Aşk

Kimsesiz Kelimelerle Aşk

Edebiyat Sabahat Akın Sabahat Akın
08 Mayıs 2026
15
Yorum Yap
4 Dakika
Kimsesiz Kelimelerle Aşk
Paylaş
Aa

Gönlümün nihan köşesinde bir fısıltı gibi uyandın,
Ruhumdaki zülal bir pınarın akışına karıştın.
Bakışların, karanlığıma sızan bir lem’a sanki;
Suskunluğumu, o tarif edilmez hasbihal ile tanıştırdın.

Varlığın, ömrümün en zarif tecellisi,
Sesin, içimde yankılanan bir aksiseda.
Seni sevmek; dilsiz bir harfin feryadı gibi derin
Ve her dokunuşun, kalbimde son bulmayan bir eda.

Gözlerinde saklı olan o kadim esrar,
Beni benden alan zamansız bir ihtizaz.
Sözcükler yetersiz kalsa da bu büyük melale,
Seni sevmek; ruhumun duyduğu en asil haz.

Sahaf dükkânındaki o yıpranmış defterin en arka sayfasına, belki de defterin asıl sahibine hiç ulaşmayacağını bilerek iliştirilmiş, nihan (gizli) kalmış o mektubu senin için satırlara döküyorum.

Varlığını ruhumun en nihan köşesinde bir hazine gibi sakladım. Kimsenin görmediği, rüzgârın bile sızamadığı o derinlikte senin isminle nefes aldım. Belki bu mektup hiçbir zaman parmak uçlarına değmeyecek, sesim kulaklarında bir aksiseda bile bulmayacak; ama bil ki bu sessizlik, benim sana olan en büyük sadakatimdir.

Sana dair her şeyi; gözlerindeki o belli belirsiz parıltıyı, gülüşündeki o saklı kederi, kalbimde biriktirdim. Dünya dışarıda kendi gürültüsüyle dönerken ben, seninle dolu bir tenhalığa çekildim. Seni sevmek; gün ışığına çıkmaya korkan bir çiçeğin geceye olan tutkusu gibiydi. Öyle derinde, öyle sessiz...

“Aşk bazen söylenmeyenlerde gizlidir. Bizim hikâyemiz, hiç okunmamış bir kitabın en güzel cümlesi olarak kalacak.”

Şimdi bu satırları, o önüne geçilemez ihtizaz ile ellerim titreyerek noktalıyorum. Eğer bir gün kalbinde tarif edemediğin bir boşluk hissedersen, bil ki o boşluk benim sana olan ama hep nihan kalmış özlemimdir.

Elveda, hiç benim olmamış ama ruhumdan hiç çıkmamış olan...

O eski sahaf dükkânında, defterin arasında unutulmuş o mektubun yanına yıllar sonra bir başka el tarafından iliştirilmiş sapsarı bir kâğıt parçası daha bulundu. Sanki o sessiz çığlığa bir mukabele (karşılık) gibiydi.

Yıllar geçti; rüzgârlar esti, şehirler değişti, kelimeler bile yeni anlamlara büründü. Ama o nihan köşede sakladığın feryat, bir gün ansızın benim ruhumun kapısını çaldı.

Okudum... Parmaklarımın ucunda, o mektubu yazarken kalbinde oluşan o ihtizazı hissettim. Sen, seni sevmenin sessizlikte saklı bir sadakat olduğunu sanmıştın. Oysa aşk, iki dilsiz ruhun bir karanlıkta birbirini bulmasıymış.

Biliyorum; “Elveda” demiştin o titreyen kalemle. Ama bil ki bazı vedalar, aslında en derin vüslatın (kavuşmanın) hazırlığıdır. Sen beni sakladığını sanırken, ben senin o gizlendiğin tenhalıkta zaten seni bekliyordum. Aramızdaki o koca sessizlik, aslında ikimizin de bildiği ama birbirimize itiraf edemediği bir mutabakat (anlaşma) gibiydi.

“Hiçbir aşk gerçekten gizli kalamaz; o ya bir bakışta ele verir kendini ya da böyle sararmış bir kâğıdın hıçkırığında...”

Şimdi o “hiç benim olmamış” dediğin kalbin, bu satırların arasında benimle birleşiyor. Artık ne saklanacak bir köşe kaldı ne de söylenmeyecek bir söz. Bizim hikâyemiz, o sahaf dükkânının tozlu raflarından taşan bir ebediyet (sonsuzluk) hikâyesidir artık.

Geç kaldım belki, ama geldim.

Aşkları artık bir sahaf dükkânının raflarına sığamayacak kadar büyüdüğünde, hikâyeleri bir saat tamircisinin tezgâhına dönüştü. Çünkü onlar için zaman artık akmıyordu; her ikisi de o nihan mektupların yazıldığı saniyede asılı kalmışlardı.

Onların aşkı, yarım kalmış bir senfoni değil; ayarı bozulmuş iki köhne saatti.

Biri hep geride kalıyor, geçmişin hüzünlü hatıralarını sayıklıyordu; diğeri ise hep ileride, hiç gelmeyecek bir vuslatın peşinde koşturuyordu. Birbirlerine dokundukları o an, evrenin en büyük mucizesi gerçekleşti:

Zaman durdu.

Aşkın sonu ne bir kavuşmaydı ne de bir ayrılık. Onların aşkı, “zembereği boşalmış bir sonsuzluk” idi.

Tıpkı birbirine tam uyum sağlayan iki dişli çark gibi; artık ne ileri gidiyorlardı ne geri. Sadece birbirlerinin içinde, aynı saniyeyi sonsuza dek yaşayacakları bir sükût denizine daldılar.

Kelime hazinelerindeki tüm o ağır sözcükler; ihtizazlar, melaller, lem’alar döküldü ve geriye sadece bir tamirhanenin loş ışığında yan yana duran, artık işleyişe ihtiyaç duymayan iki kalp kaldı.

Onlar artık zamanın kölesi değil, o durmuş anın ebedî bekçileriydiler.

Paylaş:
Sabahat Akın
YAZAR HAKKINDA

Sabahat Akın

Yazar
...
Tüm İçerikleri
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorum Yapın
isimli kullanıcıya yanıt veriyorsunuz.

İlgili Yazılar