Manevi Aşk
Kuyudaki Nurun Vuslat Türküsü
Ruhumun karanlık kuyusunda yankılanan o kadim ses, çocukluğumun masumiyetinden kalbimin yetişkin sancılarına kadar hiç susmadı. Ben, Yûsuf’un cemâline vurulurken; aslında Züleyhâ’nın yanıp kül olan bekleyişinde kendi hakikatimi buldum.
Bu aşk, yalnızca iki tenin birbirine kavuşması değildir. Bu aşk; bir canın, Yaradan’ına duyduğu sonsuz ve dilsiz hicretin adıdır.
Züleyhâ, sarayların ihtişamından geçip bir “hiçliğin” kıyısına vardığında anladı ki; tuttuğu şey Yûsuf’un gömleği değil, O’nun nuruydu. İşte benim vuslatım da tam burada başlıyor. Dünya denilen bu büyük gurbette, baktığım her güzellikte O’nu sayıklıyor, yaşadığım her acıda O’nun imzasını arıyorum.
Kalemimden dökülen bu mürekkep; aslında vuslata kalmış bir ahın, ten kafesinden kurtulmaya çalışan bir ruhun feryadıdır. Her adımda Züleyhâ gibi yaşlanıyor, her secdede yeniden gençleşen bir kalbin şahidi oluyorum.
Biliyorum ki bu yolda yanmak, küle dönmek ve o küllerin içinden yeniden doğmak; asıl vuslatın ta kendisidir. Gönlümdeki Yûsuf, bu dünya zindanının ışığıdır. Ruhumdaki Züleyhâ ise o ışığa pervane olan ilahi aşkın kendisi…
Ben artık dışarıda bir sevgili aramıyorum. İçimdeki kuyuya eğildiğimde görebildiğim o mutlak güzelliğin peşindeyim. Çünkü gerçek vuslat; aynadaki surete değil, o sureti var eden sırra dokunabilmektir.
Şimdi kalemimi bu yangının orta yerine bırakıyorum. Çünkü bilirim ki; dili sükût olanın duası vuslattır.
Ben bu kuyuya “Yûsuf” diye düştüm, “Hû” diye çıkıyorum. Varsın vuslat mahşere kalsın… Ben zerrede bütünü, nefeste sonsuzu, sende O’nu buldum ya; artık ölüm bile bu aşkın yalnızca bir vuslat müjdesidir.