Ahde Vefa
Sözüm Vefa Üzerine, Çağımız İnsanına...
Bazı sabahlar insan, hayatın kendisine küçük bir ders verdiğini fark eder. Büyük sözlere, uzun kitaplara, kalın ciltlere ihtiyaç kalmaz. Bir yaprağın üzerindeki damla, pencereden süzülen yağmur, yolda karşılaşılan yaşlı bir insan ya da bir saksıda açan çiçek anlatır anlatacağını.
Bir süre önce kaleme aldığım şu cümle de bende böyle bir düşüncenin kapısını araladı:
"Gitme imkânın varken kalabilmek, uçabilecekken emanete sahip çıkabilmek..."
Vefayı ne de güzel anlatıyor değil mi?
Çünkü vefa, mecburiyetin adı değildir. İnsan gitmek zorunda olduğu hâlde kalıyorsa bunun adı fedakârlıktır; fakat gidebileceği hâlde kalmayı seçiyorsa orada başka bir şey vardır: sadakat.
Asıl vefa da tam burada başlar.
Bugün dünyamız hiç olmadığı kadar hızlı. İnsanlar birbirlerine hiç olmadığı kadar kolay ulaşabiliyor. Birkaç saniye içinde dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabiliyor, onun fotoğrafını görebiliyor, hayatından haberdar olabiliyoruz.
Birbirimize ulaşmak kolaylaştıkça birbirimize gerçekten ulaşmak zorlaştı.
Mesajlarımız arttı, sohbetlerimiz azaldı.
Takip ettiklerimiz çoğaldı, gerçekten tanıdıklarımız azaldı.
Telefon rehberlerimiz kabardı, zor günümüzde arayabileceğimiz insanların sayısı ise belki de aynı kalmadı.
Bir insanın çevresinde yüzlerce insan olabilir; ama gecenin bir yarısı "Ben iyi değilim." diyebileceği bir kişi bulamayabilir.
Çünkü çağımız, insanları birbirine bağlarken bazen kalpleri birbirinden uzaklaştırıyor.
Oysa bir "Nasılsın?" mesajı ile bir insanın gözlerinin içine bakarak "Nasılsın?" demek aynı şey değildir.
Birinin fotoğrafını beğenmekle onun kapısını çalmak aynı şey değildir.
Bir doğum gününü sosyal medya üzerinden kutlamakla, o insanın hayatındaki zor bir günde yanında olmak aynı şey değildir.
Çünkü vefa, görünür olmayı değil, var olmayı ister.
Bir kelebek düşünün...
Ömrü belki bir insan ömrünün yanında küçücük bir zaman dilimidir. Fakat o kısa ömre rağmen uçmayı, konmayı, çiçeğe dokunmayı ve kendi tabiatının gereğini yerine getirmeyi başarır.
Belki de hayatın bize sorduğu soru şudur:
"Ne kadar yaşadın?" değil, "Yaşadığın zaman içinde neye sadık kaldın?"
İnsanın ömrü uzun olabilir.
Ama uzun yaşamak, anlamlı yaşamak değildir.
Kimi insanlar yıllarca aynı evde yaşar ama birbirlerinin kalbine yabancılaşır. Kimi insanlar yıllarca aynı iş yerinde çalışır ama birbirlerinin yükünü hiç taşımaz. Kimi insanlar yıllarca dost görünür ama ilk fırtınada gemiyi terk eder.
Bir de kısa süreliğine hayatımıza girip ömür boyu unutamadığımız insanlar vardır.
Çünkü insanın hafızasında zaman değil, iz kalır.
Vefa da biraz iz bırakma sanatıdır.
Bugün ilişkilerimizin önemli bir bölümü "işime yarıyor mu?" sorusunun gölgesinde şekilleniyor.
Bize iyi gelmeyen insanları hayatımızdan çıkarıyoruz.
Bizi anlamayanları siliyoruz.
Bize istediğimiz ilgiyi göstermeyenleri sessize alıyoruz.
Bazen haklıyız elbette. Her ilişkiyi sürdürmek zorunda değiliz. Herkese hayatımızda sınırsız yer açmak da erdem değildir.
Fakat burada başka bir tehlike başlıyor:
İnsanları tüketilebilir hâle getirmek.
Bir arkadaşlık beklentimizi karşılamıyorsa bitiyor.
Bir ilişki heyecanını kaybediyorsa bitiyor.
Bir iş arkadaşımız artık bize fayda sağlamıyorsa unutuluyor.
Bir insan yaşlandığında, hastalandığında, güçsüzleştiğinde veya bize eskisi kadar katkı sunamadığında kenara bırakılıyorsa orada yalnızca ilişkinin değil, insanlığın da bir tarafı eksiliyor.
Çünkü vefa, insanın bize ne verdiğiyle değil, bizim ona ne borçlu olduğumuzu hatırlamamızla ilgilidir.
"Gitme imkânın varken kalabilmek..."
Bu cümlenin en ağır tarafı belki de burasıdır.
Mecbur kaldığınız yerde durmak kolaydır.
Asıl mesele kapının açık olduğu yerde kalabilmektir.
Başka bir yere gidebilecekken eski dostun yanında durabilmek...
Daha kolay bir yolu varken ailesinin yükünü omuzlayabilmek...
Kendi rahatını seçebilecekken bir başkasının yarasına merhem olabilmek...
Bir öğrencinin yalnızca başarılı olduğu günlerde değil, başarısız olduğu günlerde de yanında olabilmek...
İşte bunların hepsi vefanın farklı yüzleridir.
Bir öğretmen için vefa, yalnızca ders anlatmak değildir. Bazen bir çocuğun başarısızlığının arkasındaki sessizliği fark etmektir. Bazen herkesin "olmaz" dediği bir öğrencide yeniden bir ihtimal görebilmektir.
Çünkü eğitim de bir emanettir.
Çocuklar bize ait değildir.
Onlar bize bırakılmış birer emanettir.
Ve emanetin hakkı, onu kendi çıkarımız için kullanmak değil; gelişmesi için elinden tutmaktır.
"Ama insan da kendini düşünmeli." diyenler olacaktır.
Elbette.
Vefa, kendini yok saymak değildir.
Fedakârlık, kişinin kendi hayatını tüketmesi değildir.
Sadakat, yanlışın içinde sonsuza kadar kalmak hiç değildir.
Bazen gitmek de gerekir.
Bazen bir kapıyı kapatmak, insanın kendisine duyduğu saygıdır.
Fakat insan giderken bile vefalı olabilir.
Kırmadan gidebilir.
İnkâr etmeden gidebilir.
Geçmişte yaşanan güzellikleri çöpe atmadan gidebilir.
Çünkü bazı ilişkiler biter; fakat insanın içindeki vefa bitmemelidir.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey budur.
Birbirimizin hayatından çıkarken bile birbirimizi insan olarak bırakabilmek...
Belki de vefa, çağımızın unuttuğu eski bir kelime değil; geleceğin en çok ihtiyaç duyacağı değerlerden biridir.
Belki de birbirimize yeniden sormamız gereken soru şudur:
"Ben bu insanın hayatında ne kadar yer kaplıyorum?" değil, "Bu insanın hayatında ne kadar iz bırakıyorum?"
Çünkü yer işgal edilir.
İz ise bırakılır.
Bir kelebeğin ömrü bize kısa gelebilir.
Ama belki de kelebek bize başka bir şey öğretir:
Hayatın uzunluğu değil, sadakatin derinliği önemlidir.
Uçabilirsin.
Gitmek için bütün yollar açık olabilir.
Başka çiçekler, başka bahçeler, başka gökyüzleri seni çağırabilir.
Ama bir yerde sana emanet edilmiş bir çiçek varsa...
Bir insan sana güvenmişse...
Bir çocuk elini tutmuşsa...
Bir dost, en zor gününde yanında durmuşsa...
Bir anne, bir baba, bir evlat sana kalbini açmışsa...
İşte o zaman insanın önünde yalnızca bir seçim kalır:
Uçmak mı, kalmak mı?
Belki de vefa tam o anda başlar.
Gitme imkânın varken kalabilmek...
Uçabilecekken emanete sahip çıkabilmek...
Çünkü insanın gerçek değeri, istediği zaman gidebilmesinde değil;
gidebileceği hâlde, kalmayı seçtiği yerde belli olur.
Ve belki bir gün, ömrümüzün sonuna geldiğimizde geriye dönüp baktığımızda elimizde ne malımız, ne makamımız, ne de kaç kişiye kendimizi gösterdiğimiz kalacak.
Geriye yalnızca şu soru kalacak:
"Ben, bana emanet edilen insanlara nasıl davrandım?"
İşte o gün anlayacağız...
Vefa, bir insanın bize borcu değilmiş.
Bizim insana borcumuzmuş.
Ve insan, kendisine emanet edilen bir kalbi yarı yolda bırakmadığı kadar insandır.