İsraf, Sadece Çöpe Attıklarımız mıdır?
İSRAF — BİRİNCİ BÖLÜM
İsraf...
Üzerine belki de en çok yazılan, en çok konuşulan meselelerden biri. Din adamından akademisyenine, iktisatçısından, çevre mühendisine, yazarından düşünürüne kadar pek çok insan yıllardır israfın zararlarını anlatıyor. Kimi ekmek israfına, kimi suya, elektriğe, çöpe atılan şeylere dikkat çekiyor. Kimisi de lüks içinde, şatafat içinde ve binbir israfın oluk gibi aktığı yaşantılara parmak basıyor.
Hepsi doğru mu doğru...
Ama insanın zihninde şu soru da beliriyor: Acaba israfın sadece görünen tarafını mı konuşuyoruz?
Çünkü çöpe attığımız ekmeği görüyoruz, boşa akan suyu görüyoruz, gereksiz yere harcadığımız parayı görüyoruz. Zira görece şeyler daha çok dikkat çeker.
Fakat hayatımızdan sessizce eksilen bazı şeyleri görmüyoruz, göremiyoruz, belki de görmek istemiyoruz.
Galiba asıl üzerinde durmamız gereken israf, tam da burada başlıyor.
İsraf bütün kutsal dinlerde de kerih görülen bir mesele olmuştur.
İslamiyette, Ölçülülük İlkesi: Kur'an-ı Kerim'de "Yiyiniz içiniz, fakat israf etmeyiniz" emriyle ölçü aşılmaz.
Hristiyanlıkta, Tutumluluk ve Paylaşım: Kaynakların Tanrı'nın birer lütfu olduğu ve akıllıca yönetilmesi gerektiği savunulur.
Yahudilikte, Bal Tashchit (Tahrip Yasağı): Torah'ta yararlı olan hiçbir şeyin, özellikle savaşta bile ağaçların veya gıdanın gereksiz yere yok edilmesini yasaklayan temel bir ilkedir.
Uzak Doğu Dinlerinde, Sadelik (Orta Yol): Budizm'de aşırı tüketim ve açgözlülük acının kaynağı olarak görülür; sade bir yaşam tarzı teşvik edilir.
Kur'ân-ı Kerîm israf konusunda bize çok açık bir ölçü veriyor:
"Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez."
(A'râf, 7/31)
Dikkat edilirse "Yemeyin, içmeyin" demiyor, nimet yasaklanmıyor ama ölçüsüzlük yasaklanıyor.
Yine başka bir ayette, En'âm sûresinde de ürünlerden yemek, hasat günü hakkını vermek ve israf etmemek birlikte zikrediliyor. (En'âm, 6/141)
İsrâ sûresinde ise yakınlara, yoksula ve yolda kalmışa hakkını vermek emredildikten sonra savurganlık yasaklanıyor ve çok çarpıcı bir ifade kullanılıyor:
"Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir." (İsrâ, 17/26-27)
Demek ki mesele sadece elimizdekini tüketmek değil, neyi, ne kadar ve hangi maksatla kullandığımız... İşte buradan bakınca israfın sınırları daha da genişliyor, mesele derinleşiyor.
Çünkü insan bazen parasını değil, zamanını israf ediyor, bazen ekmeği değil, sevgiyi... Bazen de suyu değil, sabrı israf ediyor. Bu bazen sahip olduğu imkânı değil, önüne gelen fırsatı israf etmek şeklinde tezahür ediyor ve çoğu zaman bunun farkına bile varmıyor, varamıyor.
Bir baba çocuk ilişkisinde, baba çocuğuna pahalı bir oyuncak alıyor, çocuk çok seviniyor. Fakat çocuk belki de oyuncaktan önce babasının yanında geçireceği yarım saate, duygusal birlikteliğe daha fazla ihtiyaç duyabiliyor. Burada baba oyuncağın parasını hesaplıyor, pahalı bir oyuncakla onu tatmin edeceğini düşünüyor, ama çocuğunun kendisinden beklediği birlikte geçirmek istediği zamanı değil.
Yıllar sonra o çocuk belki oyuncağı hatırlamayacak. Fakat babasıyla geçirdiği o akşamı, o tatlı anları hatırlayacak.
İşte, tam da burada görünmeyen, fark edilmeyen tuhaf bir israf var.
Oyuncağın israfını görebiliyoruz, paranın israfını görebiliyoruz da zamanın israfını neden göremiyoruz?
Orada çocuğun her türlü gelişimine katkı sağlayacak birlikteliği, zaman ayırmayı israf gibi görüp, tamamen kendi dünyamıza harcadığımız zaman israfını göremiyoruz.
Anne babalarımızın bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, fakat onlara ayırmamız gereken zamanı sürekli erteliyoruz.
"Sonra giderim, hafta sonu uğrarım, işim biraz hafiflesin, yarın konuşuruz." gibi bahaneler bahaneler...
Oysa bazı yarınlar hiç gelmiyor.
Bir gün acı acı çalan ve onların ölümünü haber veren telefon sesi, ve artık ertelemenin, ayrılığın pişmanlığa döndüğü anlar. Arayacağımız insanın sesinin soluğunun telefondan gelmiyor olması.
İşte o zaman anlıyoruz, meğer israf ettiğimiz birkaç saat değilmiş, belki de bir ömürmüş.
Bugün zamanımızı en çok tüketen şeylerden biri de telefonlarımız.
Eskiden insanlar otobüste, vapurda, trende, parkta, bir yerde sıra beklerken kitap okurlardı. Ellerinde birkaç sayfalık bir dünya taşırlar, buldukları her boşluğu değerlendirmeye çalışırlardı. Şimdi ise birkaç dakikalık boşluk bile boş bırakılmıyor.
Telefon elimizde; bir video, bir haber, bir yorum, bir fotoğraf... Sonra bir başkası, bir başkası.
Telefonu eline alan insan ne aradığını bile bilmiyor bazen. Ama bıraktığında ne kaybettiğini de hesaplamıyor, hesaplayamıyor.
Artık o iş adiyattan, rutin bir şey haline dönüşüyor. Burada kaybolan yalnızca zaman olmuyor tabii, dikkat dağılıyor, zihin yoruluyor, okunabilecek bir kitap okunmuyor, çocukla yapılabilecek bir sohbet yapılmıyor.
Ve belki en önemlisi, insanın kendisiyle baş başa kalabileceği, ruhsal yolculuk yapabileceği bir sessizlik ortadan kalkıyor.
Bu yönüyle bakınca çağımızın en büyük israflarından birinin dikkat israfı olduğu görülür.
"Çünkü dikkat nereye giderse, hayat da oraya gider" prensibi işler durumdadır.
Peygamber Efendimizin Resûlullah (SAV) hayatına baktığımızda da nimete karşı ne kadar ölçülü bir tavır içinde olduğunu görüyoruz. Önüne gelen yemeği kötülemez, hoşuna giderse yer, hoşlanmazsa onu ayıplamaz, nimeti hakir görmezdi. Hatta, o kadar ki dökülen kırıntıları bile parmak uçlarıyla toplayıp ağzına koyar, israf edilmemesini, bilakis berekete vesile olduğunu beyan buyururdu.
Yine Efendimiz (SAV) insanın doldurabileceği en kötü kabın mide olduğunu ifade ederek, ölçüyü öğretmiş oluyordu. Midenin bir kısmını yemek, bir kısmını içmek ve bir kısmını da nefes için ayırmayı tavsiye ediyordu. Yine, bir başka rivayette de yere düşen lokmanın temizlenebiliyorsa alınarak yenmesini tavsiye etmiş, nimetin ziyan edilmesine karşı dikkat çekmiştir.
İşte, bütün bunların arkasında çok temel bir anlayışı anlatıyordu:
"Nimet küçük değildir.... Nimeti veren büyüktür."
İnsan bu bakışı kazandığında, yalnızca ekmeğe değil, hayata da başka türlü bakmaya başlıyor. Bir lokmanın arkasındaki toprağı görüyor, yağmuru görüyor, güneşi görüyor, çiftçinin emeğini görüyor ve bir tabağın aslında ne büyük bir emek ve nimet zincirinin son halkası olduğunu fark ediyor.
O zaman ekmeği çöpe atmak yalnızca bir yiyeceği çöpe atmak olmaktan çıkıyor, nimetin kıymetini bilmemeye dönüşüyor.