Yarım Kalmış Mektuplar
Yarım kalmış mektuplar gibiydi hayatımız da…
Söylemek isteyip söyleyemediklerimiz, yazmaya başlayıp sonunu getiremediklerimiz vardı.
Ben mektupları çok severim. Öğretmenliğe ilk başladığımda öğrencilerime, yirmi yıl sonraki kendilerine bir mektup yazdırmıştım. Ama benim mektuplarla hikâyem çok daha eskilere, üniversite yıllarıma uzanır.
Dört yıl boyunca âşık olup da söyleyememek… Sonra okulun son günü, bütün cesaretini toplayıp duygularını kokulu bir mektuba sığdırmak… Ve bir gün sonra o mektubu, sanki iadeli taahhütlü göndermişim gibi geri almak…
Benim mektubumun hikâyesi de böyleydi işte. Yerine ulaşmıştı ama bir hikâyeye dönüşemeden geri gelmişti. Belki de mektuplara duyduğum sevgide o mektubun da bir payı vardı. İnsan bazen içinde kalan bir sözü, başkalarının söylemesine yardımcı olarak tamamlamaya çalışıyordu.
Sonraları, derslerine girdiğim öğrencilerime gelecekteki kendilerine mektup yazdırmayı bir geleneğe dönüştürdüm. Hayallerini, korkularını, kim olmak istediklerini, neleri unutmaktan çekindiklerini yazsınlar istedim. Yıllar sonra o satırları yeniden okuduklarında gençlikleriyle karşılaşsınlar, kendilerine verdikleri sözleri hatırlasınlar istedim.
Belki hayat, yazdıkları gibi olmayacaktı. Bazı hayalleri değişecek, bazı yollar onları bambaşka yerlere götürecekti. Yine de yıllar sonra açıp okuyabilecekleri, kendilerine söylemek istedikleri bir sözü saklayabilecekleri bir mektupları olacaktı.
Benim bir mektubum geri dönmüştü. Onlarınki yıllar sonrasına ulaşsın istedim.
İstedim ki mektupları yarım kalmasın…