Kalbin de, Kâinatın da Sırrı... Merhamet
Merhamet, insanı insan yapan en derin duygulardan biridir. Acımak, şefkat göstermek, korumak ve bağışlamak gibi anlamlar taşısa da gerçekte bunların çok ötesindedir. O, karşılık beklemeyen bir sevgi hâlidir; kalpten kalbe uzanan görünmez bir köprüdür. İnsanlık tarihi boyunca savaşların sertliğini yumuşatan, kırılan gönülleri onaran ve toplumları ayakta tutan en güçlü değerlerden biridir merhamet.
İnsan bazen bir yetimin gözyaşında, bazen bir annenin evladına sarılışında, bazen de susuz bir hayvana uzatılan bir tas suyun içinde merhametin gerçek yüzünü görür. Çünkü merhamet, yalnızca sözle anlatılan bir erdem değil; yaşandığında anlam kazanan bir hakîkattir.
Kur'an-ı Kerim'in hemen her sayfasında rahmetin izleri hissedilir. Yüce Allah'ın Rahmân ve Rahîm isimleri, İlâhî merhametin hem bütün varlığı kuşatan hem de kuluna özel tecelli eden yönünü bildirir. "Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır" ayeti, insanın ümidini diri tutan en güçlü İlâhî müjdelerden biridir.
Kur'an, merhameti yalnızca bireysel bir duygu olarak değil, toplumsal bir sorumluluk olarak da ele alır. Sabırla birlikte merhametin tavsiye edilmesi, mü'minin sadece kendi huzurunu değil, çevresindeki insanların huzurunu da gözetmesi gerektiğini hatırlatır. Kalbi katılaşan bir toplumda adalet zayıflar, kardeşlik duygusu yara alır ve insanlar birbirine yabancılaşır.
Hz. Muhammed (s.a.v.), merhametin canlı bir örneğiydi. O, sadece kendisini sevenlere değil, kendisine kötülük edenlere karşı da şefkatli davranmayı öğretti. "Merhamet etmeyene merhamet olunmaz" buyruğu, insan ilişkilerinin temel ölçülerinden biridir.
Onun hayatında merhamet, büyük sözlerden önce küçük davranışlarda görünürdü. Çocukları sevmesi, yaşlılara hürmet göstermesi, hayvanların haklarını gözetmesi ve hatta gereksiz yere bir ağacın dalını kırmayı hoş karşılamaması, rahmet anlayışının ne kadar kuşatıcı olduğunu gösterir. Peygamberimizin merhameti, sadece insanlara değil, bütün canlılara yönelen bir gönül genişliğiydi.
Zira O, Rahmetenlilâlemîn olarak gönderilen yegâne merhamet elçisi ve numune-i imtisal bir varlık idi.
Tasavvuf büyükleri merhameti, Allah sevgisinin mahlûkata yansıması olarak görmüşlerdir. Mevlânâ'nın "Ne olursan ol yine gel" çağrısı, dışlamayan ve kucaklayan bir gönlün sesidir. Yunus Emre ise "Yaratılanı hoş gör, Yaratan'dan ötürü" diyerek merhametin sınırlarını insanlığın tamamına kadar genişletmiştir.
Anadolu'nun gönül erleri, merhameti sadece öğüt olarak bırakmamış, hayatlarına hayat kılmışlardır. Kışın kuşlar aç kalmasın diye damlara yem serpen, kapısına geleni geri çevirmeyen, kendisine kötülük edene bile beddua etmek yerine dua eden insanlar yetişmiştir bu topraklarda. Onların dünyasında merhamet, nefsin sertliğini eritip kalbi incelten bir terbiyeydi. Gönüllere girmenin, oralara hükmetmenin en birinci vesilesi merhamet idi. Ve bu, aynı zamanda Kur'an ahlakıyla, Peygamber (SAV) ahlakıyla ahlaklanmanın da bir tezahürüydü.
Bir an durup tabiata da dikkatle bakıldığında, merhametin yalnızca insan kalbinde değil, kâinatın işleyişinde de hissedildiği görülür. Zira Rahmân'ın tecellîsi sadece insana has değil, bütün kâinatta münhasırdır. Güneşin herkesi ayırt etmeden ısıtması, yağmurun kurumuş toprağa can vermesi, toprağın küçücük bir tohumu bağrında büyütmesi, hep rahmetin sessiz ve eşsiz tecellilerindendir.
Hayvanların yavrularını korumak için gösterdiği fedakârlık da düşündürücüdür. Bir tavuk, merhamet ile yavrularına sahip çıkar ve en vahşi hayvanlara bile kafa tutar. En vahşi görünen canlılarda bile yavrusuna karşı şaşırtıcı bir şefkat vardır. Bu durum, merhametin sonradan öğrenilmiş bir davranış olmanın ötesinde, yaratılışın derinliklerine yerleştirilmiş bir sır olduğunu düşündürür ve bizi yine Rahmân'ın derin tecellîsine götürür.
Modern hayat insanı hızlandırdı, fakat çoğu zaman kalbini yavaşlatmadı. Ekranların çoğaldığı, ilişkilerin yüzeyselleştiği bir çağda merhamet daha da kıymetli hâle geldi. Bir insanı gerçekten dinlemek, bir yaşlının yükünü taşımak, bir çocuğun korkusunu anlamak, bir hayvanın susuzluğunu fark etmek... Bunlar küçük gibi görünen ama insanlığı ayakta tutan davranışlardır.
Merhamet aynı zamanda affedebilmektir. Kin, önce onu taşıyan kalbi yorar. Affetmek her zaman yapılanı onaylamak değildir; bazen insanın kendi ruhunu özgür bırakmasıdır. Hoşgörü ve bağışlayıcılık, kalpteki karanlığı azaltan en güçlü ışıklardandır. Aslında Allah, bu yönüyle de bize ders vermekte ve en günahkâr, mücrim bir kulunu bağışlayarak merhametin nasıl olması gerektiğini hatırlatmaktadır.
Netice itibariyle merhamet, kaybolduğunda insanın içini ıssızlaştıran, orayı susuz bir çöle çeviren; yeniden bulunduğunda ise hem bireyi hem toplumu dirilten, yeşerten bir değerdir. Kur'an'ın rahmet iklimi, Peygamberimizin örnek hayatı ve gönül erlerinin öğretileri bize aynı hakikati fısıldar: Güç, kırmakta değil, onarmaktadır.
Dünya bugün bilgiye her zamankinden daha fazla sahip olabilir; fakat merhamete her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Kalbinde merhameti büyüten insan, sadece başkalarının yarasına dokunmaz; kendi ruhunu da iyileştirir. Belki de kâinatın en güzel sırrı budur: Merhamet arttıkça insan küçülmez, aksine gerçek büyüklüğüne yaklaşır.
Merhametin her yeri kuşatıp çemenzâra çevirmesi duâ ve temennisiyle...