Kardeşliğin Eksik Kalan Köprüsü: Dil
Siyasi sınırlar devletleri ayırabilir; ancak diller, gönülleri birleştiren en güçlü köprülerdir.
Azerbaycan ile Türkiye, "Tek millet, iki devlet" anlayışını yalnızca siyasi bir slogan olarak değil; ortak tarihe, ortak dile, ortak kültüre ve ortak manevi değerlere dayanan güçlü bir gerçeklik olarak benimsemektedir. Son yıllarda iki ülke arasındaki siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel iş birliği önemli ölçüde gelişmiştir. Buna rağmen dikkat çeken önemli bir eksiklik hâlâ varlığını sürdürmektedir: İki kardeş ülkenin medya ve edebiyat dünyasında karşılıklı dil kullanımı arzu edilen seviyeye ulaşamamıştır.
Bugün Türkiye basınında Azerbaycan Türkçesiyle kaleme alınmış köşe yazıları, bilimsel makaleler ve edebî eserlere oldukça sınırlı ölçüde yer verilmektedir. Aynı durum Azerbaycan medyası için de geçerlidir. Türkiye Türkçesiyle yazılmış birçok metin, özgün hâliyle yayımlanmak yerine uyarlanmakta, üzerinde çeşitli değişiklikler yapılmakta ya da tamamen yayımdan kaldırılmaktadır.
Oysa aynı dil ailesine mensup iki halk arasında bu denli sınırlı bir dil alışverişinin varlığı, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir konudur.
İlk akla gelen neden, iki şive arasındaki farklılıkların olduğundan daha büyük görülmesidir. Azerbaycan Türkçesi ile Türkiye Türkçesi arasında telaffuz, kelime hazinesi ve bazı terimlerde farklılıklar bulunabilir. Ancak bu farklılıklar, karşılıklı anlaşmayı engelleyecek ölçüde değildir. Aksine, düzenli okuma ve iletişim sayesinde her iki toplum da birbirinin diline kısa sürede alışabilir.
Bir diğer neden ise medya anlayışıdır. Günümüz medyası daha geniş kitlelere ulaşmayı hedeflediği için editörler, okuyucunun alışık olduğu dilin dışına çıkmaktan çekinmektedir. Bu nedenle metinler çoğu zaman yazarın üslubunu koruyacak şekilde değil, yerel dil kurallarına göre yeniden şekillendirilmektedir. Böylece okuyucu, kardeş halkın dilini doğal hâliyle tanıma fırsatını kaybetmektedir.
Sorunun bir başka boyutu ise akademik ve edebî iş birliğinin yeterince kurumsallaşamamış olmasıdır. Üniversiteler, bilimsel dergiler, yayınevleri ve kültür kuruluşları arasında ortak projeler her geçen gün artsa da mevcut potansiyelin gerisinde kalmaktadır. Oysa ortak bilimsel yayınlar, iki Türkçeyle hazırlanan dergiler, yazar değişim programları ve ortak edebiyat projeleri bu boşluğu kısa sürede doldurabilecek niteliktedir.
Psikolojik etkenler de göz ardı edilmemelidir. Azerbaycan'da insanlar uzun yıllardır Türkiye televizyonlarını, dizilerini ve filmlerini takip etmektedir. Bu nedenle Türkiye Türkçesini anlama düzeyi oldukça yüksektir. Türkiye'de ise Azerbaycan Türkçesine günlük hayatta maruz kalma oranı daha düşüktür. Sonuç olarak iki yönlü bir dil alışkanlığı oluşamamakta, iletişim daha çok tek taraflı gelişmektedir.
Ancak mesele yalnızca dil farklılıklarından ibaret değildir. Asıl sorun, düşünce alışverişinin istenilen seviyeye ulaşamamasıdır. Aynı tarihi paylaşan, aynı kahramanlara saygı duyan ve ortak değerlere sahip iki halk, birbirinin fikir dünyasına yeterince yaklaşamıyorsa bunun nedenini yalnızca dil kurallarında aramak doğru olmaz. Bazen görünmeyen engeller, görünenlerden çok daha büyük olabilir.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde insanlar farklı dillerde yazılmış eserleri okuyabilmek için aylarca çeviri beklemektedir. Oysa Azerbaycan ile Türkiye'nin böyle bir zorunluluğu yoktur. Çünkü iki halkın dili aynı kökten beslenmektedir. Böylesine büyük bir avantajın yeterince değerlendirilememesi, gelecek nesiller adına kaçırılmış önemli bir fırsattır.
Düşündürücü olan bir başka nokta daha vardır. Yabancı dillerde yazılmış makalelere ve araştırmalara birçok platformda ilgi gösterilmekte, bunların yayımlanması için çeşitli imkânlar oluşturulmaktadır. Peki, en yakın olduğumuz dile neden aynı yaklaşım gösterilmiyor? Neden kardeş ülkenin yazarı, eserini kendi Türkçesiyle yayımlama imkânı bulamasın? Çünkü okuyucu yalnızca yeni fikirlerle değil, yeni kelimelerle de zenginleşir.
Dil kardeşliği, siyasi kardeşliğin gerisinde kalmamalıdır. Devletler arasındaki anlaşmalar, ortak projeler ve stratejik iş birlikleri elbette büyük önem taşımaktadır. Ancak milletleri birbirine asıl yaklaştıran güç kelimelerdir. Bir yazarın kalemi, bir bilim insanının araştırması, bir gazetecinin yorumu ya da bir şairin dizeleri sınır tanımaz. Eğer bu sözler kardeş ülkeye kendi doğal diliyle ulaşamıyorsa, manevi bütünleşme de eksik kalacaktır.
Belki de artık medya kuruluşlarının yeni bir anlayışı benimseme zamanı gelmiştir.
Türkiye ve Azerbaycan'daki gazeteler ile haber sitelerinde "Ortak Söz", "Kardeş Kalemler" ya da "Türk Dünyasından" başlıkları altında düzenli içerikler yayımlanabilir. Bu bölümlerde yazılar, yazarın kendi Türkçesiyle yayımlanır; yalnızca gerektiğinde bazı kelimelere kısa açıklamalar eklenir. Böylece hem yazarın üslubu korunur hem de okuyucu doğal bir dil öğrenme sürecine girer.
Böyle bir girişim yalnızca Azerbaycan ve Türkiye için değil, bütün Türk dünyası için de örnek olabilir. Ortak bir medya dili ve ortak bir düşünce zemini oluşturmak, gelecekte Türk devletleri arasındaki kültürel bağları daha da güçlendirecektir. Ortak bilgi ve fikir dünyası ise ancak ortak bir okuma kültürüyle gelişebilir.
Üniversiteler arasında ortak akademik yayınların hazırlanması, gazetecilerin karşılıklı olarak birbirlerinin gazete ve haber sitelerinde yazılar yayımlaması, yazarlar için ortak projelerin hayata geçirilmesi ve medya kuruluşlarının birbirlerinin yazarlarına düzenli olarak yer vermesi artık bir tercih değil, bir ihtiyaçtır. Çünkü ortak bir entelektüel iklim ancak bu şekilde oluşabilir.
Bugün Azerbaycanlı gençler Türkiye'nin yazarlarını, Türkiye'deki gençler ise Azerbaycan edebiyatını giderek daha fazla tanımaya başlamaktadır. Ancak bu süreç büyük ölçüde bireysel ilgi ve kişisel çabalar sayesinde ilerlemektedir. Oysa bunun devlet politikaları, kültür kurumları ve medya kuruluşları tarafından da desteklenmesi gerekmektedir. Çünkü kültürel yakınlık tesadüflerle değil, sürdürülebilir politikalarla güçlenir.
Bazıları, okuyucunun farklı kelimelere alışamayacağını ileri sürmektedir. Oysa tarih bunun tam tersini göstermektedir. İnsan okudukça öğrenir, dinledikçe anlar, iletişim kurdukça yakınlaşır. Bugün yabancı görünen bir kelime, yarın günlük hayatın doğal bir parçası hâline gelebilir. Diller birbirinden uzaklaşarak değil, birbirini dinleyerek ve anlayarak gelişir.
Eğer geleceğin Türk dünyasını daha güçlü görmek istiyorsak, bunun yolu yalnızca ekonomik ve askerî iş birliğinden geçmez. Bu yol; aynı zamanda kütüphanelerden, gazete sayfalarından, üniversite amfilerinden ve dijital medya platformlarından da geçmektedir. Çünkü geleceğin en sağlam köprüleri betondan değil, düşünceden inşa edilir.
"Tek millet, iki devlet" anlayışı yalnızca siyasi ilişkilerin temel ilkesi olarak kalmamalıdır. Bu anlayış; basında, bilimde, edebiyatta ve fikir dünyasında da karşılığını bulmalıdır. Aynı kökten gelen iki Türkçe konuşuyorsak, birbirimizin yazılarını okumaktan çekinmemeliyiz. Çünkü dil sadece bir iletişim aracı değil; aynı zamanda ortak hafızanın, ortak kültürün ve ortak geleceğin taşıyıcısıdır.
Siyasi ittifaklar anlaşmalarla kurulur. Ekonomik ilişkiler rakamlarla ölçülür. Ancak milletlerin kardeşliği bunlardan çok daha güçlü bir temel üzerinde yükselir. O temelin adı sözdür.
Söz, insanı tanıtır; milleti yakınlaştırır; güveni pekiştirir ve geleceği şekillendirir. Bir milletin hafızası kelimelerinde, kültürü edebiyatında, düşüncesi ise yazılı ve sözlü mirasında yaşar. Bu nedenle ortak dili korumak ve geliştirmek, yalnızca kültürel bir sorumluluk değil; aynı zamanda ortak geleceğe yapılan en değerli yatırımlardan biridir.
Azerbaycan ile Türkiye birbirinin sözünü kendi doğal ahengiyle dinlemeyi başardığı gün, "Tek millet, iki devlet" anlayışı yalnızca diplomatik söylemlerde değil; basında, üniversitelerde, edebiyatta, sanatta ve günlük yaşamın her alanında gerçek anlamını bulacaktır. Çünkü gerçek kardeşlik, yalnızca aynı tarihi paylaşmakla değil; aynı düşünce dünyasını birlikte inşa edebilmekle mümkündür.
Dil, milletleri birbirine bağlayan görünmez bir köprüdür. Bu köprü ne kadar güçlü olursa, ortak kültür de o kadar sağlam temeller üzerinde yükselir. Bugün atılacak küçük adımlar, yarının daha güçlü Türk dünyasının kapılarını aralayacaktır. Kelimelerin özgürce dolaştığı, fikirlerin doğal hâliyle paylaşıldığı ve yazarların kendi Türkçeleriyle birbirlerine ulaşabildiği bir gelecek; yalnızca Azerbaycan ve Türkiye için değil, bütün Türk dünyası için kalıcı bir kazanım olacaktır.