Bilinme Hırsı
İnsanoğlu, yaratılış amacından her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. O amaç etrafında yaşama bilinci ise ne yazık ki yerini büyük bir bilinmezliğe bırakıyor.
Evet, bu kâinatta her şeyin bir yaratılış amacı vardır. Taşın, toprağın, ağacın, meyvenin, bitkilerin, havanın, suyun; kısacası gözle görülen ya da görülmeyen her varlığın kendine ait bir görevi vardır. Her biri, kendisine verilen vazifeyi eksiksiz yerine getirir. Fakat bunların arasında yalnızca insanoğlu, ne yazık ki bu görevi unutmuş gibi davranıyor.
İnsanlık, kendi elleriyle kendini bir uçuruma sürüklüyor. Bilinmezlik girdabında, freni patlamış bir kamyon gibi hızla uçuruma doğru yuvarlanıyor. Bu sadece ülkemizin değil, bütün dünyanın ortak meselesidir. Modern çağ dediğimiz 21. yüzyılda insanlar, kendileri olmaktan uzaklaşıp kendilerini maddenin içine hapsettiler.
Bu hastalığa materyalizm diyebilirsiniz, kişilik bozukluğu diyebilirsiniz, insanın kendine yabancılaşması ya da insanlık buhranı diyebilirsiniz. İsmi ne olursa olsun, mesele aynıdır: İnsan kendi öz benliğini geri plana itmiş, ruhunu yok saymış ve kendisini tamamen maddenin içinde eritmiştir.
Oysa madde, insana hizmet etmek için vardır. İnsan hayatını kolaylaştırmak, ona fayda sağlamak için üretilir. Ne tuhaftır ki insan, kendi ürettiği şeye adeta tapar hâle geldi. Biraz daha geniş bir pencereden bakarsak aslında insan, kendi cismine tapmaya başladı. Ruhunu, maneviyatını öteledi; kendisini maddenin içine hapsetti.
Burada maneviyattan kastım yalnızca ibadetler değildir. Zaten kelimelerin anlamlarını da daralttık. O derin manaları yalnızca şekilden ibaret hâle getirdik. Galiba biz, dünyada bozucu bir tayfaya dönüştük.
Maneviyat derken; manaya dayalı, gözle görülmeyen ama akıl ve vicdanla hissedilen bütün değerleri kastediyorum. Biz bunları terk ettik. Yaptığımız her işin sonunda mutlaka bir karşılık beklemeye başladık. Birileri bizi görsün istedik. Bilinmek istedik. Görülmek istedik. Alkışlanmak, övülmek, nefsimizin kabarmasını istedik.
Mesela çalıştığınız iş yerinde güzel bir iş yaptınız. Bunun patronunuz tarafından görülmesini istiyorsunuz. Onun gözüne girmelisiniz ki belki bir ikramiye, belki bir terfi alabilesiniz.
Kendi alanımdan örnek vereyim.
Diyelim ki bir kitap yazmaya karar verdiniz. Yazma amacınız gerçekten insanlara faydalı olmak, bir gönle dokunmak, yanan bir yüreğe birkaç damla su olabilmek mi?
Bence çoğu zaman hayır.
Asıl amacımız bilinmek oluyor. Kitap satmak, insanların bizi tanıması, "Yazar." demesi... Sonra kitap fuarları, imza günleri, söyleşiler, fotoğraflar, reklamlar... Ardından ikinci kitap, üçüncü kitap... Bilinme katsayısı giderek artıyor. İnsanlar sizi tanıyor, sizi konuşuyor ve sonunda "meşhur" oluyorsunuz. Sonra daha çok tanınmak, daha çok görünmek derken bu döngü sürüp gidiyor.
Peki bütün bunların amacı nedir?
Tek bir yüreğe dokunamadıktan sonra yazar olmanın ne anlamı vardır?
Biraz daha genel bakalım.
Şu üç günlük dünyada bir insana gerçek anlamda faydalı olamadan hepimiz göçüp gideceğiz. Asıl görevimiz nedir?
Ne yazık ki hepimiz "bilinme hırsı"na kapılmış durumdayız.
(A)Sosyal medya ise bu hastalığı besleyen en büyük zehirlerden biri hâline geldi. Herkes bizim ne yaptığımızı görmeli. Bir fakire yardım ederken de görmeli, yemek yerken de... Otururken, gezerken, hatta gece uyurken bile hayatımızı paylaşmalıyız.
Evli olanlar ise mutlu aile tablosunu sergilemek adına mahremiyetlerini bile gözler önüne sermekten çekinmiyor. Adeta "Bakın, ne kadar güzel bir evliliğimiz var." yarışına dönüşen paylaşımlar yapılıyor.
Özel hayatımız kalmadı.
Mahremiyetimiz kalmadı.
Artık herkes, herkesin her şeyini biliyor.
Neyse, biz konumuza dönelim ve son sözümüzü söyleyelim.
Bana göre insanlığın bugün yaşadığı en büyük hastalıklardan biri bilinme hırsıdır.
Ve bu hastalığın eczanelerde satılan bir ilacı yoktur.
Tek çaresi; bizi özgür iradesiyle yaratan Allah'ın, bizi hangi amaçla yarattığını yeniden hatırlamak, kendimizi maddenin içine hapsetmemek ve materyalist zihniyetin esaretinden kurtulmaktır.
Bir şey yaparken mutlaka karşılık beklememeliyiz.
Sadece hizmet için...
Sadece fayda için...
Karşılıksız.
Üstad Cemil Meriç'in şu sözü ne kadar da düşündürücüdür:
"İyilik eden insan karşılık bekliyorsa, o tefecidir."
Ya hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapacağız...
Ya da manevi anlamda tefecilik yapmaya devam edeceğiz.
Karar sizin.
Vesselâm...