bilgi@hayatpenceresi.com

12 Eylül 2026
Mavi Duvak
/ Yazılar/Edebiyat/Hikâye/Mavi Duvak

Mavi Duvak

Hikâye Meryem Ay Meryem Ay
12 Eylül 2026
25
Yorum Yap
7 Dakika
Mavi  Duvak
Paylaş
Aa

Kerem, içinde sükûneti ve hakikati arayan, hayatın geçiciliğinden, dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsünden yorulmuş genç bir adamdı. Şehrin insanı yoran, tüketen, kalabalıkların içinde bile kendisine yabancılaştıran ne varsa geride bırakmış; ruhunun biraz olsun dinleneceğini umarak bu sahil kasabasına sığınmıştı. Denizin, rüzgârın ve gökyüzünün insana unuttuğu şeyleri yeniden hatırlatacağını düşünmüştü.

Sanmıştı ki şehirden uzaklaşınca kalbi de susacaktı.

Sanmıştı ki insan mekânını değiştirdiğinde içindeki fırtınalardan da kurtulabilirdi.

Yanılıyordu.

Çünkü sükûnet, kaçmakla değil; insanın kendi kalbindeki imtihanla yüzleşmesiyle başlıyordu.

Ve Kerem'in asıl yüzleşmesi, rüzgârlı bir ikindi vakti, eski sahil yolunun kenarında bulunan mütevazı bir hat atölyesinin kapısında gerçekleşecekti.

O gün sonbaharın bütün hüznü kasabanın üzerine çökmüştü. Deniz, kıyıya ağır ağır vuran dalgalarıyla sanki bir şey anlatmaya çalışıyor; rüzgâr, eski taş evlerin arasından geçerken kuru yaprakları önüne katıp sürüklüyordu. Gökyüzü, güneşi tamamen kaybetmemişti fakat ışığı artık solgun, yorgun ve mahzundu.

Kerem, atölyenin camından içeri süzülen o solgun sonbahar ışığını izlerken gördü Meryem'i.

Meryem...

Adındaki o mukaddes sükûneti sanki omuzlarında taşıyordu.

Üzerinde sade, toprak tonlarında bir ferace vardı. Gösterişten uzak, sessiz ve vakur... Başındaysa rüzgârla adeta sözleşmiş gibi hafifçe dalgalanan mavi bir duvak bulunuyordu.

Kerem'in gözleri, o mavi duvakta bir müddet takılı kaldı.

O mavi, denizin hırçın mavisi değildi.

O; gökyüzünün en derin, en ulaşılmaz, insanın içine baktıkça kendisini küçücük hissettiği; insana dünyanın geçiciliğini hatırlatıp başını eğdiren, kalbi secdeye çağıran bir sükûnet mavisiydi.

Ve sonra...

Göz göze geldiler.

Ne kadar sürdüğünü ikisi de bilemedi.

Belki bir an...

Belki bir ömür...

O anda zamanın akışı sanki bir anlığına durdu. Atölyenin içindeki sesler sustu, dışarıdaki rüzgâr uzaklaştı, denizin kıyıya vuran dalgaları bile sanki başka bir âlemden geliyormuş gibi duyulmaz oldu.

Kerem'in göğüs kafesinde, Züleyhâ'nın Yûsuf'u gördüğü andaki o büyük çarpışmayı andıran bir sarsıntı yankılandı.

Ne bir kelime döküldü dudaklarından.

Ne bir adım atıldı.

Ne de herhangi bir yakınlık arandı.

Çünkü bazı karşılaşmalarda insanın söyleyecek sözü olmaz.

Kalp, kelimelerin bittiği yerde konuşmaya başlar.

Kerem, Meryem'in gözlerinde kendi yalnızlığının aynasını gördü. Uzun zamandır içinde taşıdığı, kimseye anlatamadığı o derin boşluk; bir çift gözün içinde karşısına çıkmıştı.

Meryem ise Kerem'in bakışında bu dünyanın fâniliğine karşı yakılmış sessiz bir kandil buldu.

Bir insanın başka bir insanda kendisini bulması değildi yalnızca bu.

Sanki iki yalnızlık birbirini tanımıştı.

İki suskunluk aynı dili konuşmuştu.

İki kalp, daha birbirlerine tek bir kelime söylemeden, aynı hakikatin gölgesinde buluşmuştu.

Fakat ikisi de biliyordu.

Bu karşılaşma bir kavuşmanın değil, asıl imtihanın başlangıcıydı.

Çünkü bazı insanlar hayatımıza sahip olmak için değil, bizi kendimizden alıp hakikate götürmek için girerler.

Yûsuf kuyudaydı, Züleyhâ zindanda...

Onlar ise aynı dünyada, aynı göğün altında, aynı denizin kıyısında nefes alıyorlardı. Fakat aralarında gözle görülmeyen, elle tutulmayan dağlar vardı.

Birbirlerine uzanamayan iki garip ruhtular.

Meryem, başındaki o mavi duvağa ellerini götürdü. Rüzgârın savurduğu uçlarını nazikçe düzeltti.

Kerem o hareketi gördüğünde, duvağın yalnızca bir örtü olmadığını hissetti.

Sanki o mavi kumaş, aralarında yükselen görünmez bir duvarın nişanesiydi.

Yaklaşmak istedikçe uzaklaşmak zorunda kaldıkları...

Kalpleri birbirine çekildikçe sınırlarını daha fazla hatırladıkları...

Dünyevî bir vuslatın haram, fakat manevî bir bağın mukaddes olduğu o keskin çizginin sessiz sembolüydü.

Mavi duvak, aralarındaki mesafenin adıydı.

Ama aynı zamanda sabrın da adıydı.

Çünkü bazı mesafeler insanı birbirinden koparmaz.

Bazı mesafeler, insanı nefsinden uzaklaştırıp Rabbine yaklaştırır.

Kerem, içindeki o yakıcı ve tarifi imkânsız sızıyı ilk kez o gün adlandırdı.

Bu bir heves değildi.

Bu, sahip olma arzusu değildi.

Bu aşk, tenin tene değmesi için doğmamıştı.

Bu aşk, iki ruhun aynı Yaratıcı'ya secde ederken birbirlerinin adını aynı duada geçirmesi içindi.

Kerem bunu fark ettikçe içindeki yangının şekli değişmeye başladı.

Meryem'i düşünmek, artık ona yaklaşma arzusu olmaktan çıkıyor; onun için dua etmeye dönüşüyordu.

Onu görmek istemek, zamanla onun huzurunu istemeye...

Yanında olmak istemek, onun Allah'a daha yakın olmasını dilemeye...

Ve kendi gönlündeki bu sevgiyi, sahibine teslim etmeye dönüşüyordu.

Aralarındaki mesafe, zamanla dünyevî bir hevesten sıyrılıp ilâhî bir nehre dönüştü.

Günler ayları kovaladı.

Mevsimler değişti.

Sahil yolunda sonbaharın yaprakları döküldü, kışın yağmurları taşları ıslattı, ilkbaharın sessiz çiçekleri yeniden açtı.

Fakat Kerem ile Meryem'in arasında değişmeyen bir şey vardı:

Hicran.

İkisi de aynı kasabada nefes alıyor, aynı gökyüzünün altında yaşıyor, aynı denizin sesini duyuyordu.

Belki aynı sokaktan geçiyor, belki aynı rüzgâra yüzlerini dönüyorlardı.

Lakin birbirlerinin yüzüne bakmaktan dahi hayâ ediyorlardı.

Çünkü artık biliyorlardı ki bazı bakışlar, insanın kalbine ağır bir imtihan bırakabilir.

Bu hicran onları tüketmedi.

Aksine, onları pişirdi.

Körükle değil, sabırla...

Aceleyle değil, teslimiyetle...

İddia ile değil, dua ile...

Kerem, elindeki fırçayla tuvale her damla boya bıraktığında, içindeki o sızıyı O'na arz ediyordu.

Renkler tuvalin üzerinde birbirine karışırken, gönlündeki karmaşayı da Rabbine teslim ediyordu.

Meryem ise hat atölyesinin penceresinden gökyüzüne baktığında, dualarını sessizce aynı gökkubbeye emanet ediyordu.

Belki Kerem onun duasını duymuyordu.

Belki Meryem, Kerem'in geceleri hangi cümlelerle Rabbine yöneldiğini bilmiyordu.

Fakat aynı gökyüzüne bakan iki insanın duaları, aynı rahmet kapısında birleşiyordu.

Ve zamanla ikisi de anladı:

Sevgi, sahip olmak değildi.

Sevgi bazen geri çekilmekti.

Bazen susmaktı.

Bazen bir insanı kendine değil, Allah'a emanet etmekti.

Bazen de gönlünde taşıdığın bir ismi, diline değil secdene bırakmaktı.

Böylece beşerî aşk, yavaş yavaş kabuk değiştirdi.

Yûsuf'un zindanından sıyrılıp Züleyhâ'nın kalbindeki putları devirmesi gibi, bu sevda da kendi içindeki putları birer birer yıktı.

Artık ne Kerem'in gönlünde Meryem'in yeri Hakk'ın önüne geçebiliyordu ne de Meryem'in kalbinde Kerem, asıl Sevgili'nin önüne konulabiliyordu.

Bu sevdanın tahtı artık bir insana değil, yalnızca Hakk'a aitti.

Bir kış akşamıydı.

Kasabaya ilk kar düşüyordu.

Gökyüzünden süzülen beyaz taneler, eski sahil yolunun taşlarına sessizce konuyor; denizin üzerine düşen kar taneleri, dalgaların karanlığında eriyip kayboluyordu.

Meryem, uzun zamandır başından çıkarmadığı o mavi duvağı pencerenin kenarına bıraktı.

Bir süre ona baktı.

Sonra gözlerini gökyüzüne çevirdi.

O duvak artık bir ayrılık örtüsü değildi.

Bir imkânsızlığın işareti de değildi.

O artık, kalbin sahipsiz olmadığını haykıran bir teslimiyet nişanesiydi.

Çünkü insan bazen bir şeyi terk ettiğini sanırken, aslında onu sahibine teslim eder.

Meryem de o gece kendi gönlünü teslim etti.

Kerem de kendi gönlünü...

İkisi de birbirlerine sahip olmadan sevmeyi öğrendiler.

Birbirlerine dokunmadan yakın olmayı...

Birbirlerinin yanında olmadan aynı duada buluşmayı...

Ve belki de en zor olanı; sevdiklerini kendi arzularına değil, Hakk'ın takdirine emanet etmeyi.

Zaman geçti.

Fânî ömür, herkesinki gibi onların da ellerinden sessizce kayıp gitti.

Saçlarına yılların gölgesi düştü, yüzlerine zamanın çizgileri yerleşti.

Fakat kalplerinde bir şey hiç değişmedi.

Çünkü bazı karşılaşmalar dünya üzerinde tamamlanmaz.

Bazı hikâyelerin sonu, insanların birbirine kavuşması değildir.

Bazı aşklar, dünyada yarım bırakılır ki insan onları sonsuzlukta tamamlayabilsin.

Ve nihayet ikisi de aynı hakikat durağında buluştular.

Dünya gözüyle birbirlerinin ellerinden tutamadılar.

Aynı evin kapısından birlikte giremediler.

Aynı sofraya oturup aynı ekmeği paylaşamadılar.

Birbirlerine dünya ölçüsünde "benimsin" diyemediler.

Ama ruhları, ezelde sözleştikleri o manevî boyutta; dünyanın bütün sınırlarından, bütün mesafelerinden ve bütün imkânsızlıklarından uzak bir yerde, sonsuz bir secde âleminde vuslata erdi.

Çünkü onlar sonunda anladılar ki insanın aradığı şey, bazen sevdiği insan değildir.

İnsan, sevdiği insanın kalbinde kendisine gösterilen Hakikat'i arar.

Ve bazı insanlar hayatımıza, bizimle kalmak için değil; bizi asıl kalıcı olana götürmek için girerler.

Kerem'in sükûnet diye aradığı şey, sahil kasabasında değildi.

Meryem'in gözlerinde de değildi.

Ne denizdeydi, ne gökyüzünde, ne de o mavi duvağın ardındaki sessizlikte...

Sükûnet, kalbin sonunda sahibini bulmasındaydı.

Onların aşkı da bu yüzden dünyaya sığmadı.

Çünkü bazı aşklar kavuşmak için başlamaz.

Bazı aşklar, insanı kendi nefsinden söküp almak, onu toprağın ağırlığından kurtarıp gökyüzüne yükseltmek için varlık bulur.

Ve bazı aşklar, dünyada tamamlanmış görünmese de hakikatte eksik değildir.

Çünkü kimi vuslatlar ellerin birbirine değmesiyle değil, iki kalbin aynı secdede buluşmasıyla gerçekleşir.

Ve kimi ayrılıklar, aslında ayrılık değildir.

Sadece insanın, sevdiğini kendisinden alıp Hakk'a teslim etmesidir.

İşte Kerem ile Meryem'in hikâyesi de böyleydi.

Birbirlerine kavuşmadan birbirlerinde kayboldular.

Birbirlerine sahip olmadan birbirlerini sevdiler.

Ve sonunda anladılar:

Dünyada yarım kalan her sevda, eğer insanı Hakk'a götürmüşse, aslında yarım kalmış değildir.

Çünkü bazı aşklar kavuşmamak için başlar;

insanı topraktan alıp göğe ulaştırmak için varlık bulur ve yine göğe doğru çekilerek biter.

Paylaş:
Meryem Ay
YAZAR HAKKINDA

Meryem Ay

Yazar
Ben Meryem Ay…Aslen, bozkırın kadim nefesini taşıyan şehir Konya’lıyım. Ufku geniş, yüreği derin bu toprakların sükûneti ruhuma işlemiş; Mevlâna diyarının hikmeti gönlüme yoldaş olmuştur. Ve hâlen Konya’da yaşıyor, içimde büyüttüğüm sesi kelimelerle...
Tüm İçerikleri
Yorumlar (0)
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Yorum Yapın
isimli kullanıcıya yanıt veriyorsunuz.