bilgi@hayatpenceresi.com

10 Haziran 2026
Amine Çalışkan Sordu, Ahmet Aydın Cevapladı
/ Yazılar/Röportaj/Amine Çalışkan Sordu, Ahmet Aydın Cevapladı

Amine Çalışkan Sordu, Ahmet Aydın Cevapladı

Röportaj Konuk Yazar Konuk Yazar
21 Mayıs 2026
181
1 Yorum
13 Dakika
Amine Çalışkan Sordu, Ahmet Aydın Cevapladı
Paylaş
Aa

Amine Çalışkan: Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Ahmet Aydın:
Merhabalar. Pek tabi. İsmim Ahmet. 33 yaşındayım. Bursa'da ailemle beraber yaşıyorum. Aslen Karslıyım. KTÜ ULS mezunuyum. Liseyi Bursa'da İlk ve orta okulu da Kars'ta yatılı bir okulda okudum. Diğer türlü ben; Kelimenin gücüne inanan, bazen bir cümlenin insanı hayatta tutabildiğini düşünen sıradan biriyim. Yazmak benim için bir meslekten çok, içimde birikenleri susturmanın yolu oldu. Susamadığım yerlerde kâğıt devreye girer.

Dışarıdan bakıldığında belki sakin, belki kendi hâlinde biri gibi görünürüm. Ama içimde sürekli konuşan, sorgulayan ve bazen de fazlasıyla yorulan bir taraf var. Yazdıklarım, o iç gürültünün dışarıya sızmış hâlidir aslında.

Kendimi büyük cümlelerle anlatmayı sevmem. Çünkü insan, en çok eksik kaldığı yerden anlaşılır.

Amine Çalışkan: Yazarlık serüveninizi şekillendiren temel entelektüel ve estetik kaynaklar nelerdir?

Ahmet Aydın:
Yazarlık serüvenimi tek bir kaynağa bağlamak zor. Daha çok, farklı zamanlarda karşıma çıkan ve içimde bir şeyleri yerinden oynatan hislerin bir tür intihar girişimi, ifşa olma arzusu diyebilirim.

Mesela Rus edebiyatı var. Özellikle insanın iç çatışmasını merkeze alan o ağır, derinlikli anlatılar... Ah Ah. Dostoyevski'nin insan ruhunu neredeyse bir mahkeme salonuna çevirmesi, Tolstoy'un en basit anların içine bile bir varoluş ağırlığı yerleştirmesi, bende "insan" dediğimiz şeyin ne kadar katmanlı olduğunu erken yaşta fark ettirdi. Farkındalık büyük bir yüktür hocam.

Türk edebiyatında ise daha çok iç sese yakın duran yazarlar etkiledi beni. Tanpınar'ın zamanla kurduğu o gerilim, Oğuz Atay'ın parçalanmış bilinç hâli, yazının sadece anlatmak değil, aynı zamanda çökmek ve dağılmak olabileceğini öğretti. Hele Didem abla..

Şiir tarafında ise daha sezgisel bir beslenme var. Orhan Veli'nin yalınlığıyla Cemal Süreya'nın kırılganlığı arasında gidip gelen bir çizgide duruyorum. Fazla süslenmiş bir dil yerine, içten gelen ama tam da o yüzden yaralayan bir ifade biçimi beni daha çok etkiliyor. Tabi Didem ve Nilgün ablaları es geçememem. Biri birisiz olmayan bir minarenin çatı taşları gibi.

Ama en önemlisi, bütün bu kaynakların dışında kalan şey: gündelik hayatın kendisi. İnsanların söyleyemedikleri, yarım kalan cümleler, bakışla, kalabalık yalnızlıklar, zorundalıklar ve yaşanabilecekken yaşanamayanlar.

Ben en çok konuşurken sadece cevap vermek için dinleyenlerden kaçmak için yazdım.

Amine Çalışkan: Eserlerinizden bahseder misiniz?

Ahmet Aydın:
Aslında "eserlerim" dediğim şey, bir kitap rafından çok zihnimde biriken metin parçaları gibi duruyor. Havalı olsun diye değil.

Şiirle başladım diyebilirim. Daha çok içe dönük, kırılgan metinler... Büyük iddialardan uzak, ama insanın kendi içinde taşıdığı sessiz ağırlığı yakalamaya çalışan şiirler. Zamanla bu şiirlerin bazıları bir araya geldi ve bir kitap fikrine dönüştü. Ama o kitap bile benim için bitmiş bir şey değil; hâlâ içinde eksik sayfalar varmış gibi hissederim. Şiirlerim mesela.. Lika'da başladığım hikayeyi Lika'da bitiremediğim için Sâye'nin başında bitirdim Lika'yı..

Gözlerinizden öper 4 tane de roman kaleme aldım. Evet, dört romanım var. Her biri benim için ayrı bir iç dönemin, ayrı bir kırılmanın ürünü, ayrı karakterlerin çatışma alanı.

İlk romanım Seyid, daha çok insanın kendi kendine yabancılaşmasını anlatır. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir hayat gibi görünen bir yaşamın, içeride nasıl çatırdadığını işler. O romanda asıl mesele olaylar değil, insanın kendine bakarken duyduğu o sessizliktir.

İkinci romanım Reva'da ilişkilere odaklandım. Sevgi, bağlanma, kaybetme, tutunamama ve tabi üçüncü kişilerin hâli... İnsanların birbirine ne kadar yaklaşabildiği ve aslında ne kadar uzak kaldığı üzerine kurulu bir metindir. Orada aşk bir çözüm değil, daha çok bir sınavdır.

Üçüncü romanım Ukde, kursakta kalmış ne varsa ona hitaben. Biraz daha toplumsal bir zeminde ilerlemeyi uygun gördüm. Modern hayatın hızına yetişemeyen insanların hikâyesi... Kalabalıklar içinde yalnız kalanlar, görünür olup da fark edilmeyenler... Bu romanda bireysel acı, biraz daha geniş bir yankıya dönüşür. Çünkü acı da en yalnızlık kadar sessizdir.

Dördüncü roman VEyl ki gerçekten veyl olsun.. En kişisel olanıdır. İnanç, şüphe, iç hesaplaşma ve suskunluk üzerine kurulu bir dünya inşa ettim. Herkesin elinde kendi silahı ve dolabında kendi cesetleri. Daha çok bir iç monolog gibi akar. Dış dünyadan çok, insanın kendi içine kapanışını anlatır.

Bu dört romanı ayrı ayrı yazmış olduğum düşünülse de birbirinin ardı gelen olaylar bütünüdür: İnsan, kendisiyle nasıl yaşar?

Bir de "tamamlanmamış" dediğim bir alan var. Defterlerde, dijital dosyalarda duran, henüz adı konmamış metinler... Belki de en dürüst tarafım orası. Çünkü henüz düzenlenmemiş, cilalanmamış hâlleriyle duruyorlar.

Ben eserlerimi bir "ürün" gibi değil, bir "iz" gibi görüyorum. Zamanla biriken, bazen silinen, bazen de yanlışlıkla bile olsa bir şeyi ele veren izler...

Amine Çalışkan: Bir eser çıkarırken gaye ve mesaj ne boyutta önemlidir?

Ahmet Aydın:
Bir eser çıkarırken "gaye" ve "mesaj" elbette tamamen önemsiz değildir; ama ben onları baştan kurulmuş bir hedef gibi değil, yazının içinde kendiliğinden oluşan bir sonuç gibi görürüm. Öyle olmasını sağlamaya çalışırım. Varlığımın anlaşılmadığı bir topluma kitaplarımın ve fikirlerimin ne gibi bir mesajı olabilir ki?

Eğer bir metin daha en baştan "şunu söyleyeceğim" diyerek kurulursa, çoğu zaman kendi doğallığını kaybeder. Akışı bozar, okuru yönlendirir. İhtiyarı elden alır. Yazı, o noktada bir keşif olmaktan çıkıp bir açıklama metnine dönüşür. Akademik bir sürünceme olur. Benim için ise yazı, önceden bilinen bir hakikati anlatmak değil; yazarken o hakikate yaklaşmaktır. Okurla beraber limana yanaşmaktır.

Mesaj dediğimiz şey, iyi bir metinde zaten kendiliğinden ortaya çıkar. Amaç veya gaye olmaz. Sarmaşık gibi bir kayanın içinden kayayı delerek çıkar. Hayat bulur. Okur onu arar, bulur ya da kendi içinden tamamlar. Yazarın görevi her şeyi açık etmek değil, boşluk bırakabilmektir. Çünkü bazen boşluk, en güçlü anlam taşıyıcısıdır. Boşluk okura kendisine bir mana biçme özgüveni verebilmektir.

Gaye ise daha çok içsel bir yön gibi... Yazmayı neden sürdürdüğünüzle ilgilidir. Ama o da çoğu zaman net bir cümleye indirgenemez. Bende yazma gailesi, bir şeyi "anlatmak"tan çok, bir şeyi "anlaşılamamk"tan doğar.

Kısacası, mesajı merkeze alan bir yazı beni daraltır; ama yazının içinden doğan anlam beni hâlâ en çok ilgilendiren şeydir.

Amine Çalışkan: Edebiyatın birey ve toplum üzerindeki dönüştürücü etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet Aydın:
Edebiyatın birey ve toplum üzerindeki etkisini, doğrudan bir "değiştirme gücü"nden çok, yavaş ve görünmez bir iç sarsıntı olarak değerlendiriyorum. Kişiye ve zihnine kendisini sorgulamaya ve geliştirmeye açık hale getirecek bir süreç gibi. Yoksa ezberci bir edebiyatın sosyal medyada kitap alıntılarla kitap tanıtımı değildir.

Birey açısından edebiyat, insanın kendine söylediği yalanları fark etmesini sağlar. Kendi hayatını mutlak ve değişmez sanan biri, bir metinle karşılaştığında aslında başka ihtimallerin de mümkün olduğunu görür. Bu, büyük bir devrim gibi görünmez; ama içeride sessiz bir yer değişimi yaratır. İnsan aynı kalır gibi yaşar, fakat artık tamamen aynı değildir.

Toplum açısından ise edebiyat, tek bir sesin mutlaklığını kırar. Aynı gerçeğin farklı biçimlerde anlatılabileceğini gösterir. Bu yüzden edebiyat, ideolojilerden veya sloganlardan farklı olarak, doğrudan yönlendirmez; çoğaltır. Çoğaldıkça da katı olan şeyleri yumuşatır. Birleştirir.

Tabi şunu da eklemek gerekir: Edebiyatın etkisi anlık değildir. Bir toplum bir metinle bir gecede değişmez. Fakat uzun vadede, insanların düşünme biçimlerine sızar. Dil değiştiğinde, düşünme biçimi de değişir; düşünme biçimi değiştiğinde ise toplum zaten başka bir şeye dönüşmeye başlar.

Ben edebiyatı bu yüzden "dönüştüren bir güç"ten çok, "yavaşça içeri sızan bir bilinç" gibi görmeyi yeğlerim. Dönüşen yine dönüşür.

Amine Çalışkan: Yazma sürecinde kurgu, dil ve üslup arasında dengeniz nedir?

Ahmet Aydın:
Ben yazma sürecinde kurgu, dil ve üslubu birbirinden ayrı üç parça gibi değil, aynı nefesin farklı katmanları gibi düşünürüm. İnşaatçı olarak ifade edeyim. Benim için biri dış cephe, biri iç cephe, diğeri de dekorasyon ürünüdür.

Kurgu benim için iskelet değil, metnin iç ritmidir. Mimaridir. Dekorasyondur. Ne anlattığımdan çok, o anlatının nasıl aktığıyla ilgilenirim. Hikâye, kendi kendini zorlamadan ilerlemiyorsa, orada bir şey eksik kalmış demektir.

Dil ise benim en hassas alanım. Dış cephedir. Sadedir. Çünkü dil, sadece bir araç değil; düşüncenin kendisidir. Cümle kurma biçimim, aslında dünyayı nasıl gördüğümü de ele verir. Bu yüzden fazla açıklayan, her şeyi kapatan bir dil yerine; biraz boşluk bırakan, okurun içine sızmasına izin veren bir dil kurmaya çalışırım.

Üslup ise en son oluşan şey gibi görünür ama aslında hepsinin toplamıdır. İç cephedir. Yön verdiğim şekilde oluşur. Üslubu bilinçli olarak "inşa etmeye" çalıştığınızda yapaylaşma riski artar. O yüzden ben üslubu kovalamam; kurgu ve dil ne kadar dürüstse, üslup da o kadar kendiliğinden ortaya çıkar. Güzel işçilik, güzel sonuçtur.

Kısacası benim dengem bir denge kurma çabası değil; birbirini zorlamayan üç alanın aynı anda akmasına izin vermektir.

Amine Çalışkan: Bir yazarın toplumsal meseleler karşısındaki sorumluluğu sizce hangi çerçevede ele alınmalıdır?

Ahmet Aydın:
Bir yazarın toplumsal meseleler karşısındaki sorumluluğunu, doğrudan "görev" ya da "misyon" kelimeleriyle tanımlamayı doğru bulmam.

Yazar, toplum adına konuşan bir temsilci değil; toplumun içinde yaşayan, onu hem içerden hem dışardan hisseden bir tanıktır. Bu tanıklık, zorunlu olarak bir taraf olmayı gerektirmez; ama görmezden gelmeyi de kaldırmaz. Tarafsız kalabilir mi? Asla..

Bence yazarın sorumluluğu, hakikati tek bir biçime indirgememektir. Toplumsal meseleler çoğu zaman sloganlarla, hızlı yargılarla ve kesin hükümlerle konuşulur. Edebiyat ise bu kesinliği kırar. Bir olayın, bir acının ya da bir çatışmanın içinde farklı insan hâllerinin de var olduğunu hatırlatır.

Bu yüzden yazarın sorumluluğu, çözüm sunmak değil; görünenin arkasındaki karmaşıklığı görünür kılmaktır. Bazen rahatsız etmek, bazen soru işareti bırakmak, bazen de sessizliği işaret etmek. Görmek istemediği ne varsa topluma dair toplumun onu yine topluma göstermektir.

Ama şunu da önemli bulurum: Eğer bir yazar toplumsal meselelere tamamen kayıtsız kalıyorsa, bu da başka bir sorumluluktan kaçıştır. Çünkü yaşadığı çağın dışında kalan bir edebiyat, ister istemez eksik kalır. Yazarın sorumluluğu ne tam bir "müdahale" ne de tam bir "uzak duruş"tur. Daha çok, hakikatin farklı yüzlerini görünür kılma çabasıdır.

Amine Çalışkan: Dijitalleşmenin okuma kültürü ve edebî üretim üzerindeki etkilerini nasıl yorumluyorsunuz?

Ahmet Aydın:
Aslında üzerinde çok durulacak bir mesele değil. Okuma kültürü kağıtla başladı. Kağıtla devam etmeli. Edebi üretim edebi kalıp geçimini sağlayamadığı takdirde yok olmalı. Çünkü dijitalleştikçe online ortamda kaleme alınan birkaç yazının sırf takipçisi fazla diye edebi değerlendirilmesi ve buna üretim denmesi ustaların kemiklerini sızlatır.

Amine Çalışkan: Sizin yazılarınız ve eserlerinizde disiplin, gözlem ve tefekkürün rolü nedir?

Ahmet Aydın:
Benim yazı pratiğimde disiplin, gözlem ve tefekkür birbirinden ayrıdır. Birbirini besleyen üç ayrı zemin olarak çalışır. Eserde buluşur.

Disiplin, yazının görünmeyen ve devamlılık tarafıdır. İlhamla ve türevleri ile açıklanamayacak kısmı... Yazmak için "uygun anı" beklemekten çok, o anı kendin kovalamayı öğrenmekle ilgilidir. Bazen yüzlerce cümleyi yazıp silmekle ilgilidir. Bende disiplin, her gün mutlaka yazmak zorunda olmak gibi katı bir alışkanlıktan ziyade, yazıyı hayatın dışında bırakmama ısrarıdır. Çünkü yazı geri çekildikçe değil, hayatla temas ettikçe canlı kalır. Disiplin ise bunu yazıya dökebilmeyi sürekli hale getirebilmektir.

Gözlem; benim gibi normatif değerlerin yoğun olduğu toplumlarda yazmaya gayret eden adaylar için yazının ham maddesidir. İnsanları, sessizlikleri, yarım kalmış cümleleri, bakışları, sokaktaki kedileri, baharı, ağaçları, bankta gülen gençleri, sokakta top koşturan çocukları... En çok da söylenmeyeni, söylenemeyenleri izlemeye çalışırım. Çünkü çoğu zaman en güçlü hikâyeler, anlatılanlarda değil, eksik bırakılanlarda gizlidir. Bir göz kaçırma, bir yutkunma, yüzde bir ekşime, bir dal dumanla mesela. Gözlem benim için sadece dış dünyayı görmek değil; o dünyadaki çatlakları fark etmektir. Dış dünyanın içine girmek için bir kapıdır.

Tefekkür ise bütün bunların içerde sindirilme hâlidir. Gözlenen şeyin hemen yazıya dönüşmesi değil, içte bir süre kalması... Zamanla anlam kazanması... Ben bazı şeyleri hemen yazmam; onların içimde birikmesine izin veririm. Çünkü aceleyle yazılan şey çoğu zaman yüzeyde kalır, ama düşünülerek olgunlaşan metin daha derin bir yerden konuşur. Koyun ot yer kuzusuna süt verir.

Amine Çalışkan: Kaleminizde sıkça tekrar eden bir tema var mı, bunun gönlünüzdeki karşılığı nedir?

Ahmet Aydın:
Evet, kalemimde zamanla belirginleşen birkaç tema var; ama bunları bilinçli bir "tekrar" olarak değil, aynı yaranın farklı biçimlerde geri dönmesi gibi düşünüyorum. Çünkü ortaya çıkış şekilleri farklı olsa da sonuç aynıdır.

En çok döndüğüm yerlerden biri yalnızlık. Ama bu yalnızlık sadece fiziksel bir tek başınalık değil; insanın kendine bile tam olarak yetişememesi hâli. Kalabalıkların içinde bile eksik kalma duygusu... Benim için bu tema bir karamsarlık değil, daha çok insan olmanın temel gerçeği gibi durur. Tercih edilmiş bir yalnızlığın tercihselliği sona erdiğinde devamlılığı için verilen mücadeleden kaynaklanan azap. Çetindir.

Bir diğer tema, kaybetme hissi. İnsanların birbirine, kendine ya da geçmişine geç kalması... Bazı şeylerin ancak kaybedildikten sonra anlaşılması... Bu da yazılarımda sıkça geri döner, çünkü hayatın kendisi de çoğu zaman böyle işler.

İnanç ve şüphe arasındaki gerilim de önemli bir yer tutar. Kesinlikten çok sorgulama hâli... Bende inanç, sabit bir cevap değil; sürekli hareket eden bir iç tartışmadır. İnanmaya ihtiyacım var. Bazen inanmak için bir cevap beklenir, işte o sadece bir inanç meselesidir.

Bu temaların gönlümdeki karşılığı ise tek bir kelimeye indirgenebilir: arayış. Bana bir derinlik veren de tam olarak o arayıştır. Belki de bulamamayış. Ben yazarken aslında bir şeyi tamamlamaya değil, bir şeyi anlamaya çalışırım. Anlatmaya çalışırken de anlaşılmak.. Ve ilginç olan şu ki, ne kadar yazarsam yazayım, o arayış bitmez; sadece biçim değiştirir.

Amine Çalışkan: Aile olmak, dost olmak ve birey olmak tek cümleyle açıklar mısınız?

Ahmet Aydın:
Aile olmak, insanın seçemediği bağlarla hayata tutunduğu ilk yer ve kader; dost olmak, seçtiği bağlarla kendini yeniden kurabildiği alan ve aile; birey olmak ise tüm bu bağların içinde, kendi sesini kaybetmeden var kalabilme, hayata tutunma çabasıdır.

Amine Çalışkan: Neden yazıyorsunuz ve yazarken sizi en çok etkileyen duygu yahut hadise var mı?

Ahmet Aydın:
Ben yazıyorum çünkü bazı şeyler konuşularak değil, ancak yazılarak taşınabiliyor. Konuştuğumda yüzüme dönen çoktur. Zihnimde biriken düşünceler kalbimde biriken hisler, yarım kalmış duygular ve adı konmamış hâller zamanla konuşmanın sınırlarını aşınca, yazı bir tür zorunluluğa dönüşüyor. Bir tercih olmaktan çok, içsel bir baskı gibi çalışıyor.

Beni yazarken en çok etkileyen şey tek bir duygu değil; daha çok duyguların birbirine karıştığı o anlardı. Ahh düşünmesi bile mütemadi olarak zihnimin zarına yapışmış cam kırıklarını tetikliyor. Mesela kaybın içinde beliren küçük bir kabulleniş, ya da umudun hemen yanında duran sessiz bir kırılma... En çok da insanın kendi kendine yetemediğini fark ettiği anlar beni yazıya yaklaştırır. Dedim ya kalabalık bir anlaşılmazlığın eşiğinde bir oraya savruluyorum bir buraya.

Bir hadise söylemem gerekirse; en sıradan görünen ama insanı içten içe değiştiren anlar. Bir veda mesela.. Söylenememesi, bir bakışın yarım kalması, bir cümlenin söylenmeden geri çekilmesi... Bunlar büyük olaylar değildir ama benim yazı dünyamı asıl kuran şeyler bunlardır.

Yazı benim için bu yüzden bir cevap üretme alanı değil, kendimi gösterme çabası değil, burdayım demek değil; yaşananları anlamlandırmaya çalışma biçimidir. Ve çoğu zaman anladığımı sandığım yerde yeniden başlarım.

Amine Çalışkan: Son olarak yeni çalışmalarınız, geleceğe dair hedefleriniz ve vermek istediğiniz toplumsal beyanınız var mı?

Ahmet Aydın:
Yeni eser olarak Mektup türünde baskıya hazırlanan bir eserim var. Tabi ilk öykü deneme çalışmam var. Bir şiir kitabı üzerinde çalışıyorum. Ayrıca Deneme türünde de bir atılımım var.

Topluma beyanım şudur ki: Seçtiğiniz hayatlar hakkında şikayet edip duruyorsunuz. Hiçbiriniz bir kurban değilsiniz. Kimse kurban ediliyor da değil. Kendinizde var olmayan ama sağlanmış ve hayali bir cömertliğin arkasına saklanıp sorumluklarını hatta daha acımasız bir gerçeği saklıyorsunuz. Kendi istek ve arzularınızla yüzleşmekten korkmayın. Yüzleşmediğiniz ama altında ezildiğiniz ne varsa karşınızdaki insanlara yüklemekten vaz geçin. Kimse size ve tercihlerinize müdahale etmedi. Delikanlı gibi kararlarınızın arkasında durun. Kenarda bekleyip olaylar gelişirken sesinizi çıkarmadan beklerken ilk tökezlemede kimseye "ama ben demiştim" deme hakkınız yok. Bu hakkı iade edin. Düşünmek, harekete geçmek ve sonuç almak bu kadar zor eylemler değildir ki hayatınızı zindana çevirsin. Zindana dönen hayatlarınızı düzeltmeye çalışmak yerine birilerini suçlamaktan vazgeçmeli ve sorumluluk almalısınız. Yani okumalısınız.

Paylaş:
Konuk Yazar
YAZAR HAKKINDA

Konuk Yazar

Yazar
...
Tüm İçerikleri
Yorumlar (1)
Ö
Özkan Toka 24 Mayıs 2026
Ahmet beye hürmetlerimi sunuyorum, röportajı bile nihayet samimiyet ile nihayet san’atı cem’ etmiş. Tebrik ve teşekkür ederim.
Güzel adamlarımız 7 de bitmez,
7, 70, 700’ü izah malum-u ilam olur.
Saygılarımla…
Yanıtla
Yorum Yapın
isimli kullanıcıya yanıt veriyorsunuz.