İnsanın En Büyük Savaşı
İnsan, belki de yeryüzünün en zor anlaşılan varlığıdır. Aynı insan bir gün hiç tanımadığı birine yardım etmek için elini uzatırken, başka bir gün en yakınının gönlünü kırabiliyor.
Bazen doğruluğun yanında dimdik duruyor, bazen de küçük bir menfaat uğruna sessiz kalabiliyor. Bu yüzden insanı tek kelimeyle tarif etmek kolay değildir.
Aslında dikkatle bakıldığında sadece insan değil, hayatın kendisi de bir denge üzerine kuruludur. Gece ile gündüz, yaz ile kış, sıcak ile soğuk, doğum ile ölüm...
Birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Cenab-ı Allah, kâinatı birbirini tamamlayan karşıtlıklar üzerine yaratmıştır. Işığın kıymetini karanlıkta, suyun değerini susuzlukta, sağlığın önemini hastalıkta daha iyi anlarız. Hayatın düzeni biraz da bu dengeyle ayakta durmaktadır.
İnsan da bu düzenin dışında değildir. Onun içinde de iyiliğe çağıran bir vicdan, kötülüğe sürükleyebilen bir nefis vardır. Kur'an-ı Kerim'de Şems Suresi'nde insanın nefsine hem kötülüğün hem de takvanın ilham edildiği bildirilir. Demek ki insan, tek yöne mahkûm edilmiş bir varlık değildir. Ona tercih etme gücü verilmiştir. İşte insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik de budur.
Türk-İslam düşüncesinin büyük isimleri de insanı bu yönüyle ele almıştır. Yusuf Has Hâcip, Kutadgu Bilig'de aklı, adaleti, kanaati ve doğru yönetimi merkeze koyarken, insanın önce kendi nefsini terbiye etmesi gerektiğini anlatır.
Yunus Emre ise "İlim kendin bilmektir." derken aslında insanın önce kendi içindeki mücadeleyi tanımasını öğütler. Kendi iç âlemini tanımayan birinin dış dünyayı doğru değerlendirmesi de kolay değildir.
Batı düşüncesinde Herakleitos, "Karşıtlıklar olmasa hayat olmazdı." der.
Gerçekten de tabiatta zıtlıklar vardır. Ancak insanı yalnız tabiatın bir parçası olarak görmek eksik kalır. Çünkü insanın aklı vardır, vicdanı vardır ve en önemlisi iradesi vardır. İnsanı değerli yapan da sadece ne hissettiği değil, hissettikleri karşısında nasıl davrandığıdır.
Bugün yaşadığımız birçok kırgınlığın temelinde de bu gerçek yatıyor. İnsanlar çoğu zaman birbirlerinden kusursuzluk bekliyor. Oysa hiçbirimiz kusursuz değiliz. Hepimiz zaman zaman öfkeleniyor, hata yapıyor, yanlış kararlar alıyoruz. Asıl mesele, hata yapmak değil; hatayı doğru kabul edip onun içinde yaşamaya başlamaktır.
Karakter, hiç düşmemek değil; düştüğü yerden doğrulabilmektir.
Belki de insanı anlatan en doğru cümle şudur: İnsan, içinde iyilikle kötülüğün mücadelesini taşıyan bir varlıktır. Hayat ise bu mücadelenin hangi tarafında duracağını seçme imtihanıdır. Her tercih, insanın karakterine küçük bir tuğla daha ekler. Günün sonunda bizi tanımlayan da söylediklerimiz değil, tekrar tekrar yaptığımız tercihler olur.
Bugün dünya değişiyor, teknoloji gelişiyor, şehirler büyüyor. Fakat insanın içindeki mücadele bin yıl önce neyse bugün de odur. Değişen araçlardır, değişmeyen ise insanın vicdanı ile nefsi arasındaki savaştır. Belki de gerçek olgunluk, bu savaşı inkâr etmekte değil; onu fark edip doğru tarafta kalabilmekte gizlidir.
GARABEY